Kilitli Odaların Anahtarını Kime Devrettik?


Kilitli Odaların Anahtarını Kime Devrettik?

Bizim kültürümüzde evlerin en güzel, en temiz, en dokunulmaz odası çoğu zaman kilitlidir: Misafir odası. Koltuklarına oturulmaz, vitrindeki bardaklara dokunulmaz, perdeleri bile fazla açılmaz. Hepsi bir gün gelecek o “önemli misafir”, yaşanacak o “özel gün” içindir. Çocukluğumuz, kapısı kapalı o odanın varlığını bilerek ama içinde hiç bulunmadan geçer. Hayat, sanki başka bir zamana saklanmıştır. Bugün dönüp baktığımda, yalnızca evlerimizde değil; zihinlerimizde de böyle odalar inşa ettiğimizi fark ediyorum. Yaşanacak hayatı, hissedilecek rahatlığı, kendimize gösterilecek özeni hep bir eşikten sonrasına bırakıyoruz. “Hele ekonomik durum düzelsin…”, “Şu sınavlar bitsin…”, “Biraz daha güvenli olsun…”, “Bu belirsizlik geçsin…” Cümleler değişiyor ama anlam aynı kalıyor: Hayat, henüz uygun değil.

Bu gerekçeler gerçek. Hatta çoğu zaman fazlasıyla haklı. Yaşadığımız coğrafyada kaygı bireysel bir zayıflık değil, kolektif bir iklim. Siyasi, ekonomik ve toplumsal belirsizlikler; insanın gelecekle kurduğu bağı zedeliyor. Güvende hissetmeyen bir zihin, beklemeyi seçiyor. Ancak psikolojik zeminde daha sessiz bir süreç işliyor: Biz, hayatı yaşamayı değil; hayatın başlamasını bekliyoruz. Bazı sorunların çözümü bizim elimizde, bazılarının değil. Bazı krizler geçici, bazıları kronik. Ama asıl soru şu: Biz bu yaşantının neresindeyiz? Hayatı yalnızca iyi günler geldiğinde mi hissedeceğiz? Daha rahat zamanlarda iyi hissetmek elbette yanlış değil. Ama daha sarsıcı dönemlerde kendimize şu soruyu sormak da bir ihtiyaç: Bu koşulların içinde kendim için neyi biraz daha yaşanır hâle getirebilirim?

Hayatın düzelmesini beklemeden de, şartlar netleşmeden de kendine iyi davranmanın bir yolu var. Bu, aceleyle iyimser olmak ya da olan biteni küçümsemek değil. Kişinin, kendi iç dünyasıyla bağını koparmamayı seçmesi. “Her şey yoluna girdiğinde yaşarım” demek yerine, “Her şey yolunda değilken de kendimle temasımı sürdürebilirim” diyebilme cesareti. Çünkü mesele her şeyi düzeltmek değil. Mesele, her şey düzelene kadar kendini askıya almamak. Hayatı yalnızca sonuçlara bağladığımızda, süreci gözden kaçırıyoruz. Oysa ruhsal yük, çoğu zaman belirsizliğin kendisinden değil; bu belirsizlik içinde kendimizle kurduğumuz ilişkinin sertliğinden ağırlaşıyor. Bu bakış açısı bir Polyannacılıkdeğil. Gerçekliği inkâr etmek hiç değil. Aksine; belirsizliğin, kaygının ve yoksunluk hissinin bizi yalnızca idare eden, yalnızca dayanan varlıklara dönüştürmesine karşı bir duruş. İnsan kalma çabası.

Bu yüzden mesele; sıradan anların içine bilinçli bir durma hâli yerleştirebilmek. Bazen evde kendin için özenle hazırladığın bir sofrada yavaş yavaş yemek yemek. Bazen uzun zamandır ertelediğin bir yürüyüşe tek başına çıkmak. Bazen telefonsuz geçirilen on dakika. Bazen sadece iyi hissettiren bir müziği açıp, hiçbir şey yapmadan dinlemek. Yapılan şeyden çok, o ana yüklenen anlam belirleyici oluyor: Kendinle kalabilmek. Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor: Hayatı, sürekli daha iyi bir versiyonuna ulaştırmaya çalıştığımız bir proje sanıyoruz. Daha verimli, daha doğru, daha güvenli hâle getirilmesi gereken uzun soluklu bir çalışma gibi. Bir gün her şey yoluna girdiğinde başlayacak asıl hayata hazırlanıyoruz. Ama bu hazırlık hâli uzadıkça, şimdiki zamandan o kadar uzaklaşıyoruz ki; o arzulanan refah bir gün gerçekten kapıyı çaldığında, içeride onu karşılayacak bir “ben” kalmamış oluyor.

Hayatı bir Excel dosyası gibi ele almaktan yorulmadık mı? Sürekli optimize edilen, düzeltilen, ertelenen bir benlikten… Daha iyi koşullar elde etmeye çalışırken, bugünkü kendimizi o kadar yalnız bırakıyoruz ki, o beklenen ferahlık geldiğinde kutlayacak bir iç dünya bulamayabiliriz. Belki de bu yüzden kendine özen göstermek, dışarıya dönük bir estetikten çok, içeriye dönük bir temas meselesi. İnsanın kendi duygusal alanını ihmal etmemesi. Kendini sürekli geleceğe hazırlanan bir taslak gibi değil, şu an var olan bir özne olarak görebilmesi. Hayatı ertelemek yerine; karmaşık, belirsiz ve eksik hâliyle de onun içinde yer alabilmesi. Çünkü bazı günler düzelmez. Bazı belirsizlikler geçmez. Ama hayat, tam da o günlerin içinden akıp gider.