BİR ÇOCUĞUN OMUZLARI NE KADAR TAŞIYABİLİR?


Cumartesi sabahı milyonlarca evde aynı sessizlik yaşanacak.
Evet, sessizlik.
Dışarıdan bakıldığında telaş var gibi görünecek. Kimlikler kontrol edilecek, kalemler hazırlanacak, alarm saatleri kurulacak. Mutfaklarda kahvaltılar hazırlanacak. Anne babalar son kez "Rahat ol, yaparsın." diyecek.
Ama bütün bu hareketliliğin altında derin bir sessizlik olacak.
Çünkü bazı sabahlar yalnızca bir güne değil, bir anlamın ağırlığına uyanılır.
Türkiye'nin dört bir yanında binlerce çocuk aynı sıralara oturacak.
Fakat o sabah sınav salonlarına yalnızca çocuklar girmeyecek.
Onlarla birlikte anne babaların umutları, korkuları, beklentileri, kaygıları ve yıllardır kurdukları gelecek senaryoları da o sıralarda yerini alacak.
Çünkü biz bazen bir sınavı yalnızca bir sınav olarak görmekte zorlanıyoruz.
Onu bir kader kapısına dönüştürüyoruz.
Oysa psikoloji bize önemli bir şey söyler:
İnsan, olaylarla değil; olaylara yüklediği anlamlarla yaşar.
Bir sınavın kaygı yaratmasının temel nedeni çoğu zaman sınavın kendisi değildir. Kaygıyı büyüten şey, o sınavın zihnimizde temsil ettiği anlamdır.
Eğer bir çocuk kendi içinde şu cümleleri kuruyorsa:
"Bu sınavı kazanamazsam başarısız bir insan olurum."
"Ailem benimle gurur duymaz."
"Hayatımın yönü tamamen değişir."
O noktada karşısındaki şey artık bir sınav değildir.
Kimliğini, değerini ve geleceğini tehdit eden psikolojik bir tehlikedir.
İnsan beyni ise gerçek bir tehlike ile zihinsel olarak kurgulanmış bir tehlikeyi her zaman ayırt edemez.
Bu yüzden kaygı yalnızca düşüncelerde yaşanmaz.
Bedene de yerleşir.
Kalp hızlanır.
Kaslar gerilir.
Nefes daralır.
Mide düğümlenir.
Uyku bozulur.
Beden yaklaşan bir sınava değil, yaklaşan bir tehdide hazırlanıyormuş gibi davranır.
Ve bazen çocuklar tam da bu yüzden yapamazlar.
Bilmedikleri için değil.
Bildiklerine ulaşamadıkları için.
Sorular zor olduğu için değil.
Omuzlarındaki yük ağır olduğu için.
İşte yük tam da burada başlıyor.
Çocuklar yalnızca matematik sorularını çözmeye çalışmıyor.
Aynı zamanda görünmez yükler de taşıyorlar.
Annesini hayal kırıklığına uğratmama yükü.
Babasının gurur duyacağı çocuk olma yükü.
Karşılaştırılmama yükü.
Başarısız görünmeme yükü.
Ve bazen de ailenin yıllardır biriktirdiği gelecek kaygısını taşıma yükü.
Bir çocuğun omuzları düşündüğümüzden çok daha güçlüdür.
Ama hiçbir omuz, kendisine ait olmayan yükleri sonsuza kadar taşımak için yaratılmamıştır.
Çünkü çocukluk yalnızca bilgi biriktirme dönemi değildir.
Aynı zamanda insanın kendisiyle ilgili ilk hikâyeleri yazmaya başladığı dönemdir.
Ben değerli miyim?
Yeterli miyim?
Sevilmeye layık mıyım?
Bu soruların cevapları çoğu zaman notlardan değil, çocuğun kendisine nasıl davranıldığından şekillenir.
Eğer başarı zamanla sevgiyle, kabul görmekle ve değerli hissetmekle eş anlamlı hâle gelirse; sınav sonuçları akademik bir değerlendirme olmaktan çıkar, insanın kendisi hakkında verdiği bir karara dönüşür.
Oysa hiçbir sınav bir çocuğun karakterini ölçemez.
Merhametini ölçemez.
Vicdanını ölçemez.
İnsan ilişkilerini ölçemez.
Hayata karşı göstereceği dayanıklılığı ölçemez.
Ve gelecekte nasıl bir insan olacağını asla ölçemez.
Klinik pratiğimde ve eğitim çalışmalarımda sık sık aynı gerçeğe tanıklık ediyorum:
Yetişkinler yıllar önce girdikleri sınavların puanlarını çoğu zaman hatırlamıyorlar.
Ama o süreçte kendilerine nasıl hissettirildiğini hatırlıyorlar.
Bazıları aldığı puanı unutuyor.
Ama "Yeterince iyi değilim." hissini yıllarca taşıyor.
Bazıları kazandığı okulu unutuyor.
Ama yaşadığı yalnızlığı hatırlıyor.
Çünkü insan zihni sonuçları değil, sonuçlara eşlik eden duyguları saklıyor.
Belki de bu yüzden çocuklara bırakabileceğimiz en kıymetli şey yüksek beklentiler değil, psikolojik güven duygusudur.
Onlara şu mesajı verebilmek:
"Bu sınav önemli olabilir.
Ama senin değerin bu sonuçtan daha büyük."
Çünkü hayatın uzun yolculuğunu unutup tek bir virajı bütün yolun kendisi sanmak, insan zihninin en eski yanılgılarından biridir.
İlkokul biter.
LGS gelir.
Lise biter.
Üniversite sınavı gelir.
İş görüşmeleri gelir.
Ayrılıklar gelir.
Başlangıçlar gelir.
Hayat sürekli yeni eşiklerle karşımıza çıkar.
Ve her defasında zihnimiz bize aynı şeyi fısıldar:
"İşte her şey burada belli olacak."
Oysa çoğu zaman hiçbir şey tek bir günde belli olmaz.
Hayat tek bir sınavın değil; yüzlerce deneyimin, yüzlerce kararın ve sayısız yeniden başlangıcın toplamıdır.
Bu yüzden cumartesi günü sınava girecek bütün çocuklara söylemek istediğim şey şu:
Elinizden geleni yapın.
Bilginizi ortaya koyun.
Emeklerinize sahip çıkın.
Ama omuzlarınıza size ait olmayan yükleri almayın.
Çünkü karnenizde yazacak puan belli bir aralıkta olabilir.
Fakat taşıdığınız değerin herhangi bir puanı yoktur.
Bazı şeyler ölçülür.
Bazı şeyler sıralanır.
Bazı şeyler karşılaştırılır.
Ama insanın değeri bunların hiçbirine sığmaz.
Ve unutmayın...
LGS'den sonra hayat devam ediyor.
Asıl mesele, o hayatın içinde kendinizi nasıl gördüğünüzdür.
Uzman Klinik Psikolog
İdil Çıtak