İLK ÇEKİM DOĞANIN, DEVAMI BİZİM


Bilim, ilk çekimin burnumuzda başlayabileceğini söylüyor. Peki ya hikâyenin devamını kim yazıyor?
Hayatımızın en önemli kararlarını kendimizin verdiğine inanıyoruz.Hangi mesleği seçeceğimizi…Nerede yaşayacağımızı…Kimlerle arkadaş olacağımızı…Ve elbette…Kime âşık olacağımızı.İnsan, âşık olmayı verdiği en kişisel karar sanıyor.Sanki bir gün biriyle karşılaşıyoruz, konuşuyoruz, tanıyoruz…Ve sonra yavaş yavaş âşık oluyoruz.
Peki ya hikâye sandığımız kadar bize ait değilse?
Ya ilk çekim…
İlk merak…
İlk "Bu insanda farklı bir şey var." hissi…
Biz daha ne olduğunu anlamadan başlamışsa?Belki de aşkın ilk cümlesini kalbimiz değil…Burnumuz yazıyordur.
Bilim insanları uzun zamandır tam da bu sorunun peşinde.Neden bazı insanlardan ilk anda etkilenirken, bazılarına karşı hiçbir şey hissetmiyoruz?Neden bazı insanlar bize tanıdık geliyor da bazıları gelmiyor?
Ve en önemlisi…
Gerçekten kimi seçeceğimize biz mi karar veriyoruz?
Belki de bu sorunun cevabı sandığımız kadar romantik değil.Çünkü insan beyni, biz daha karşımızdaki kişinin adını bile öğrenmeden çalışmaya başlıyor.Ses tonunu kaydediyor.Yüzünü inceliyor.Mimiklerini okuyor.Ve belki de en önemlisi…Kokusunu fark ediyor.
Üstelik bunu bilinçli olarak yapmıyoruz.
Biz sohbet ettiğimizi sanırken, beynimiz çoktan ilk izlenimlerini oluşturmaya başlamış oluyor.İşte tam bu noktada karşımıza ilginç bir kavram çıkıyor:Feromonlar.
Doğadaki pek çok canlı; eşini bulmak, tehlikeyi haber vermek ya da çevresiyle iletişim kurmak için feromon adı verilen kimyasal sinyaller salgılıyor.
İnsanlarda ise tablo biraz daha karmaşık.İnsanlarda feromonların varlığı ve nasıl algılandığı hâlâ bilimsel olarak tartışılıyor. Ancak araştırmacıların giderek daha fazla üzerinde uzlaştığı başka bir konu var:Koku, eş seçiminde düşündüğümüzden çok daha önemli olabilir.
Çünkü koku, diğer duyularımızdan farklı çalışıyor.Bir manzaraya baktığımızda önce görür, sonra anlam veririz.Bir melodiyi duyduğumuzda önce işitir, sonra hissederiz.
Ama koku…
Çoğu zaman bunun tam tersini yapıyor.
Burundan alınan koku bilgisi, beynimizin duygularımızı, anılarımızı ve bağlanma süreçlerimizi yöneten limbik sisteme doğrudan ulaşıyor.Belki de bu yüzden bazı kokular bizi yıllar öncesine götürebiliyor.
Anneannenizin mutfağı…
İlkokuldaki silginiz…
Yıllar sonra kalabalığın içinde duyduğunuz tanıdık bir parfüm…
Bir anda kendinizi hiç beklemediğiniz bir hatıranın içinde buluveriyorsunuz.
Çünkü bazen anıları ilk hatırlayan zihnimiz değil…Burnumuz oluyor.
Belki de bu yüzden bilim insanları yıllardır aynı sorunun peşinde:
Acaba insanlar da kokular aracılığıyla birbirlerini seçiyor olabilir mi?
Bu soruya cevap arayan en dikkat çekici çalışmalardan biri, İsviçreli biyolog Claus Wedekind'in gerçekleştirdiği ünlü tişört deneyiydi.Araştırmada kadınlar, çoğunlukla bağışıklık sistemi genetik olarak kendilerinden daha farklı erkeklerin kokularını daha çekici buldu.Araştırmacılar bunu HLA sistemiyle açıklıyor. HLA, bağışıklık sistemimizin en önemli yapı taşlarından biri. İki kişinin HLA yapısı birbirinden ne kadar farklıysa, dünyaya gelecek çocukların bağışıklık sistemi de teorik olarak daha güçlü ve daha çeşitli olabiliyor.
Yani doğa, biz romantik bir akşam yemeğinde göz göze geldiğimizi sanırken…Belki de gelecek neslin bağışıklık sistemini de hesaba katıyor.İnsan bazen kendi hikâyesinin başrolü olduğunu sanıyor.Oysa biyoloji, senaryonun ilk sayfalarını biz daha birbirimizin adını bile bilmeden yazmış olabiliyor.
Elbette bu, insanların yalnızca kokularla eş seçtiği anlamına gelmiyor.
Kişiliğimiz…
Yaşam deneyimlerimiz…
Ortak değerlerimiz…
Kültürümüz…
İletişim kurma biçimimiz…
Hepsi ilişkilerimizin önemli bir parçası.
Ama bugün bildiğimiz önemli bir gerçek var:
Koku, sandığımızdan çok daha fazla şey anlatıyor.
Belki de bu yüzden bazen birine neden çekildiğimizi açıklayamıyoruz.Çünkü cevabı, biz kelimeleri bulmadan önce bedenimiz vermiş olabiliyor.Fakat belki de asıl soru bu değil.
Asıl soru…
Kime çekildiğimizden çok, kimin yanında kalabildiğimiz.
Çünkü ilk çekim bazen birkaç saniyede oluşuyor.Bir bakış…Bir ses…Bir koku…Ve bir anda o insanı yeniden görmek istiyoruz.Ama güzel ilişkiler yalnızca böyle kurulmuyor.
Belki ilk kıvılcımı doğa yakıyor.Ama ateşi canlı tutmak…İnsana kalıyor.
Bir gün aynı evde sessizce kahvaltı edebilmek…
Birbirinin sessizliğinden rahatsız olmamak…
Hayat telaşlandığında sevgiyi de telaşa kaptırmamak…
Ve bütün sıradan günlerin içinde…Birbirini hâlâ merak edebilmek…
Çünkü uzun ilişkileri ayakta tutan şey, büyük sürprizler değil; küçük dikkatlerdir.Belki de sevgi, en çok gündelik hayatın içinde görünür olur.İşte bunların hiçbirini feromonlar açıklamıyor.Doğa bizi birbirimize yaklaştıracak kadar güçlü.Ama birbirimizin yanında kalmayı garanti edecek kadar güçlü değil.İşte tam burada biyolojinin dili yavaşça susuyor.Ve sözü insan devralıyor.
Çünkü bir ilişkiyi sürdürebilmek; yalnızca hissetmek değil, ilişki kurabilmektir.
Karşı tarafı değiştirmeye çalışmadan merak edebilmek…
Haklı çıkmak yerine ilişkiyi seçebilmek…
Birlikte eşlik edebilmek…
Birlikte susabilmek…
Birlikte sıkılabilmek…
Hayatın olağanlığı içinde birbirini yeniden fark edebilmek…
İşte bunlar içgüdü değil.Bunlar seçim.Bilim de aslında bunu söylüyor.İlk çekimin kimyası zamanla değişiyor.Bu kez sahneye çoğu kişinin "bağlanma hormonu" olarak bildiği oksitosin çıkıyor.
Güven duyduğumuzda…
Dokunduğumuzda…
Sarıldığımızda…
Kendimizi birinin yanında gerçekten güvende hissettiğimizde…
Vücudumuz oksitosin salgılıyor.
Belki de ilişkiyi uzun ömürlü yapan şey, ilk heyecanın hiç bitmemesi değil;zamanla güvene dönüşebilmesi.Çünkü doğa ilk bakışı…İlk merakı…İlk kalp çarpıntısını…belki açıklayabilir.
Ama aynı sofrada yıllar sonra hâlâ birbirine anlatacak bir şey bulabilmeyi…
Bir tartışmadan sonra yeniden yan yana oturabilmeyi…
Hayat değişirken ilişkiyi de birlikte büyütebilmeyi…
Hiçbir hormon tek başına açıklayamıyor.Çünkü aşk bazen biyolojiyle başlıyor.
Ama sevgi…
Biyolojinin bittiği yerde, iki insanın birbirini her gün yeniden seçmesiyle büyüyor.
Belki burnumuz ilk cümleyi yazıyor.
Ama hikâyenin devamını…
Birbirini her gün yeniden seçen iki insan yazıyor.
Uzman Klinik Psikolog
İdil Çıtak