<?xml version="1.0"?>
         <rss version="2.0"> 
         <channel>
         <title>YAZARLAR</title>
         <link>https://www.akhisargozde.com/yazarlar/</link>
         <description></description><item>
			<title>Tuncay Özfidan Yazdı;Doğu Ve Güneydoğu&#39;ya Dair Güncel Durum Tespitleri</title>
			<description><![CDATA[Doğu ve G. Doğu’daki terör eylemleriyle alakalı olarak bölgeden gelen bilgiler ışığında bazı mühim detaylar ve vaziyet tespitleri:  ]]></description>
		    <news><![CDATA[
Doğu ve G. Doğu’daki terör eylemleriyle alakalı olarak bölgeden gelen bilgiler ışığında bazı mühim detaylar ve vaziyet tespitleri:  

- Türkiye’nin 30 yıl boyunca mücadele ettiği terör örgütünü, dağda-kırsalda konuşlanmaya zorlaması bile başlı başına bir başarıydı. Bir zamanlar bir mezraya 10 teröristin inmesi bile olay kabul edilirken; son üç yılda terör örgütüne güç ve meşruiyet transfer etmekten başka bir şeye yaramayan ‘MİT-Öcalan Müzakere Süreci’ sayesinde dengeler değişti. Bölgede hem siyasi hem de militer ‘alan hâkimiyeti’ PKK ve türevlerinin eline geçti! 

Gelinen aşamada korkulan oldu ve terör örgütü “meskûn mahal savaşını/şehir savaşını” kısmen başlattı! Şu anda bölgede ilçeler düzeyinde ve ilçeler arası belli yol güzergâhlarında “Kamu Gücü” kesintiye uğratılmış haldedir. Belli ilçelerde “Kamu Kudreti” tam devre dışı, “Kamu Düzeni” tam askıya alınmış, denetim ise KCK’nın eline geçmiştir!

- Bölgede bizim için olumlu olan lakin PKK için kırıcı olan “tek” gelişme; Çözüm Süreci’nde bölgeden ıskat edilen veya dışlanan Kara Kuvvetleri’nin tekrar sahaya konuşlanmasıdır! Lakin şu anda ‘meskûn mahal çatışmaları’ yoğun olduğu ilçe merkezlerinde ve şiddetin yoğun olduğu mahallelerde, sadece ‘sokağa çıkma yasağı devreye girdiğinde’ katiye yakın netice üretmektedir. Onun haricinde sayı ve etkinliği yetersiz olsa da Jandarma ve Emniyet Güçleri çatışma bölgelerinde daha etkili durumdadır.

Bölgede çok sayıda ilçe merkezinde giriş ve ara sokaklarda hendekler çatılmış, ilçe merkezlerine ancak ana yollardan ve bir kısmından girilip çıkılabilmektedir. Ara sokaklarda binlerce hendek tesis edilmiş, onlarca ilçede yüzlerce mahalleye girilememektedir. İl düzeyinde hendekle kapatma söz konusu olmasa da, ilçe-mahalle düzeyli kapatma varittir. Muş ve Şırnak’taysa ‘il düzeyi’nde kapatma potansiyeli güçlüdür. Şırnak’ta il düzeyinde çok sayıda mahalle kapalı haldedir. 

Hendekler KCK/YDG-H tarafından korunmakta, hendeklere polis-jandarma müdahalesindeyse silahlı-mayınlı direnç gösterilmektedir. Polis ve Jandarmayı en çok zor durumda bırakan durum ise, hendek yakınındaki “evlerin içinden” ateş edilmesidir. Daha da ötesi, Yüksekova-Silopi-Cizre-Varto-Silvan-Derik-Hakkâri merkez özelinde PKK/KCK unsurunun ilçe emniyet birimlerine bombalı-roketli-silahlı saldırıları ertesi halk, hemen her yönden, “evlerinden” ateş ederek baskın yapanları desteklemekte, güvenlik kuvvetlerinin karşılık vermesini güçleştirmekte, emniyet bina-birimden çıkış-takip yapılmasını engellemektedir. Polis ve Jandarma bu evlere ateş edilip - edilmemek arasında işin içinden çıkılamayacak ikilemlere düşmektedir. Bu yüzden karşı ateşle kendisine açılan ateşi baskılamak durumunda kalmaktadır.

Çözüm Süreci’nde bölgede büyük bir serbesiyet içerisinde; ‘uluslararası gözlemci’, ‘insan hakları örgütleri temsilcileri’ ve ‘medya’ etiketiyle ofis ve saha faaliyeti sürdürülmesine izin verilen türlü odaklar, şu günlerde meskûn mahallerde yapılan çatışmaların hemen hemen hepsinde hazır bulunuyorlar! Güvenlik güçlerimizin meşru müdahaleleri “siviller öldürülüyor!” şeklinde, ileride ‘kasıtlı sonuçlara bağlanması’ adına manipüle ve dezenforme edilerek, uluslararası kurumlara ve kamuoyuna servis ediliyor!

- Daha önce halka türlü araç ve yöntemlerle “TSK bizi yok etmeye çalışıyor” şeklinde propaganda yapan örgüt, şu günlerde TSK’yı ağızlarına almadan, yoğun bir şekilde “Türk halkı bizi yok etmek istiyor” propagandasını yapıyor! Buradaki propagandalarda ‘TSK’dan ‘Türk Halkı’na yapılan geçiş çok önemli. Böylelikle sadece bölgede değil, ülke genelinde “meskûn mahal çatışma” motivasyonlarını arttırıp mevzilerini daha sağlam tahkim etmeyi amaçlıyorlar. Olan bitenleri “TSK-PKK” savaşından “Türk-Kürt” savaşına  evirerek ayrışmayı keskinleştirmeleri ve kendilerince meşru sebepler üretmeleri oldukça tehlikeli bir eşiktir! 

3 Eylül- Ekim aylarında PKK’nın terör eylemlerini ve şiddet profilini daha da yükselteceği bekleniyor. Erken seçim arefesinde Adalet ve Kalkınma Partisi net değil! HDP’nin de içinde olacağı seçim hükümetiyle hem şiddet profilini minimize etmeyi, hem de ‘seçim güvenliği’yle alakalı kaygıları ortadan kaldırmayı düşünüyor. Daha da önemlisi, Çözüm Süreci’ne yeniden start verilmesi için “seçmen” indindeki meşru gerekçeler kotasını doldurmayı bekliyor! 

Cenab-ı Allah sonumuzu hayr eylesin. Amin.

Tuncay Özfidan

Makina Mühendisi

Büyük Birlik Partisi Genel Disiplin Kurulu Üyesi


 
]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/aisfrhk3uso1y2682015183317.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/t__2.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/tuncay-ozfidan-yazdi-dogu-ve-guneydoguya-dair-guncel-durum-tespitleri/3993/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Aug 2015 18:33:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı;Sigortasız Çalıştırmanın Veya Eksik Bildirimlerin Sgk Tarafından Tespiti</title>
			<description><![CDATA[Ülkemizde çalışma hayatındaki sorunların başında sigortasız işçi çalıştırma ya da sigortalı çalışmanın eksik bildirilmesi gelmektedir. Hizmet bildirimlerindeki bu sorun çalışmaların hiç bildirilmemesi, günlerin eksik bildirilmesi ya da prime esas kazancın eksik gösterilmesi şeklinde söz konusu olabilmektedir.]]></description>
		    <news><![CDATA[Ülkemizde
çalışma hayatındaki sorunların başında sigortasız işçi çalıştırma ya da
sigortalı çalışmanın eksik bildirilmesi gelmektedir. Hizmet bildirimlerindeki
bu sorun çalışmaların hiç
bildirilmemesi, günlerin eksik bildirilmesi ya da prime esas kazancın eksik
gösterilmesi şeklinde söz konusu olabilmektedir.

TÜİK
verilerine göre 2015 yılında Ülkemizdeki kayıt dışı işçi çalıştırma oranı % 32
oranındadır. Görüldüğü üzere kaçak işçi istihdam oranı oldukça yüksektir.
Yaklaşık üç işçiden biri kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadır.

Söz konusu
kayıt dışılık nedeniyle işçiler; analık, iş kazası, hastalık ve meslek
hastalığı sigortasından yararlanamayabilmektedir. Sigorta primleri yatmayan işçi
ileriye dönük olarak da zarar görmektedir. Şöyle ki; uzun vadede
emekli(yaşlılık) aylığından, malûllük aylığından yararlanamamaktadır. Hatta
sigortalının vefatı halinde, sigortalının hak sahibi konumundaki eşi, çocukları
ve ana-babası dahi gerekli olan gün ve sigortalılık yılı dolmadığı için ölüm
aylığından(dul-yetim aylığı) yararlanamamaktadır.

Kayıt dışı
istihdam nedeniyle devlet de zarar görmektedir. Bu durum nedeniyle vergi ve
prim kaybı ortaya çıkmakta ve bu da sosyal güvenlik ve bütçe açıklarına sebep
olmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminde aktif-pasif dengesi bozulmakta ve sistem
tıkanmaktadır. Bu durum daha sonraki dönemde de gelir elde etmeyen vatandaşlara
yönelik yapılacak primsiz ödemeleri arttırmaktadır(“Kayıt Dışılığın Olumsuz
Sonuçları”, www.sgk.gov.tr).

Kural olarak hizmet akdine dayalı olarak çalışanların
sigorta bildirimleri işverenleri tarafından yapılmaktadır. Ancak 5510 s.
Kanunun konuya ilişkin maddesinde sigortalıların, çalışmaya başladıkları tarihten
itibaren en geç bir ay içinde, sigortalı olarak çalışmaya başladıklarını Kuruma
bildirecekleri belirtilmiştir. Ancak, yine ilgili maddede sigortalının kendini
bildirmemesinin, sigortalı aleyhine delil teşkil etmeyeceği belirtilmiştir(5510
s. Kanun “Sigortalı bildirimi ve tescili” başlıklı 8 inci maddesi).

İşte hizmet
akdine dayalı olarak çalışan bir kişinin hizmetinin bildirilmemesi halinde söz
konusu hizmetlerin tespiti için iki yol ortaya çıkmaktadır. Buna göre; ilgili
hizmetlerin SGK tarafından yapılan denetim ve kontroller yoluyla tespiti ya da
sigortalının SGK`ya bildirilmeyen veya eksik bildirilen hizmetlerinin hizmet
tespit davası yoluyla tespiti söz konusu olmaktadır. Bu yazımızda SGK
tarafından denetim ve kontrol esnasında yapılan hizmet tespiti konusu üzerinde
duracağız.

SGK tarafından prim belgelerinin resen
düzenlenebilmesi için sigortalının çalışmasına karşın işveren tarafından
bildirimi yapılmamış olması ya da eksik bildirim yapılmış olması ile bu durumun
Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tespiti
gerekmektedir.

Kurumun
denetim ve kontrol ile görevli memurları ise Kurum müfettişleri ve sosyal
güvenlik kontrol memurlarıdır.

Kurumun denetim ve kontrol ile
görevlendirilmiş memurlarınca, fiilen yapılan denetimler sonucunda veya işyeri
kayıtlarından yapılan tespitlerden ya da kamu idarelerinin denetim
elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve
incelemeler neticesinde veya kamu kurum ve kuruluşları ile bankalar tarafından
düzenlenen belge veya alınan bilgilerden çalıştığı anlaşılan sigortalılara ait
olup, bu Kanun uyarınca Kuruma verilmesi gereken belgelerin yapılan tebligata
rağmen bir ay içinde verilmemesi veya noksan verilmesi halinde, bu belgeler
Kurumca re'sen düzenlenir ve muhteviyatı sigorta primleri Kurumca tespit
edilerek işverene tebliğ edilir. İşveren, bu maddeye göre tebliğ edilen
prim borcuna karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde, ilgili Kurum
ünitesine itiraz edebilir. İtiraz, takibi durdurur. İtirazın reddi halinde,
işveren kararın tebliğ tarihinden itibaren bir ay içerisinde yetkili iş
mahkemesine başvurabilir. Yetkili mahkemeye başvurulması, prim borcunun takip
ve tahsilini durdurmaz(5510 s. Kanun md. 86).

Ancak bu
tespite ilişkin süre sınırlaması söz konusudur. Buna göre; Kurumun denetim ve
kontrolle görevli memurlarınca işyerinde fiilen yapılan tespitlerden ve kamu
idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları
soruşturma, denetim ve incelemelerden kayıt ve belgelere dayanmaksızın
çalıştığı belirlendiği halde, hizmetlerinin veya prime esas kazançlarının Kuruma bildirilmediği anlaşılan veya eksik
bildirildiği tespit edilen sigortalıların geriye yönelik hizmetlerinin veya
prime esas kazançlarının, en fazla tespitin yapıldığı tarihten geriye yönelik bir yıllık süreye ilişkin kısmı
dikkate alınır(5510 s. Kanun md. 86).

Bu durumda
örneğin 10 yıldır sigortasız olarak çalışan bir işçinin çalışması yapılan
denetim sırasında tespit edilirse bu durumda işçinin tespit tarihinden geriye
dönük 1 yıla kadarki hizmetleri SGK tarafından kayıt altına alınacaktır. Bundan
önceki döneme ilişkin hizmetlerinin de tespitini isteyen bir işçi;ancak açacağı
hizmet tespiti davası yoluyla söz konusu 1 yıllık hizmetlerinden önceki döneme
ilişkin hizmetlerinin tespitini sağlayacaktır.

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/7gpdpfi0rqlyw228201511193.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/7gpdpfi0rqlyw228201511193.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-sigortasiz-calistirmanin-veya-eksik-bildirimlerin-sgk-tarafindan-tespiti/3968/</link>
			<pubDate>Sat, 22 Aug 2015 11:20:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>SENİ AYNI KENT&#39;TE..!</title>
			<description><![CDATA[Seni aynı kent'te;]]></description>
		    <news><![CDATA[Seni aynı kent'te;bir "gel" demek kadar yakınlarda yitirmiştim..!Uzaklarda buldum..Hadi bul buluştur şimdiBuluştur umudunu sevdakarına.Ben hep seninim; sevdası ateş kızılına çalan beklemesi güz rengi Özlemesi mor hayali Sabrı beyaz yanı benSeninde benden farkın yokNe güzel...Sevginin özlemenin bekleyişinYapamayacağı olmaz..! Cancağızım! ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/js2p2ruc43xb91582015175517.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/js2p2ruc43xb91582015175517.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/seni-ayni-kent-te/3924/</link>
			<pubDate>Sat, 15 Aug 2015 17:55:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İnanıyoruz size ! Başaracaksınız yine</title>
			<description><![CDATA[Spor Toto Süper liginde 4. sezonuna girecek olan Akhisar Belediyespor'umuza canı gönülden başarılar diliyorum. Bundan 10 yıl öncesine kadar hayal bile edilemeyen süper ]]></description>
		    <news><![CDATA[Spor Toto
Süper liginde 4. sezonuna girecek olan Akhisar Belediyespor'umuza canı gönülden
başarılar diliyorum. Bundan 10 yıl öncesine kadar hayal bile edilemeyen süper
ligde 3 sezon geçiren Akhisar Belediyespor'umuz, yarın oynayacağı Torku
Konyaspor maçı ile 4. sezonunu açacak. 

Her sezon
yeni ümitler ile başlar. Bu sezonda yeni teknik ekibimiz, Akhisar Belediyespor
ailesine katılan yeni futbolcularımız ile ümitliyiz. Onlara güveniyoruz. Bu
şehri en iyi şekilde temsil edeceklerine yürekten inanıyoruz. 

Akhisar
Belediyespor'umuz gerek futbolcularının,teknik ekibinin ve yönetimin ahlaklı
davranışları, özellikle de yönetimin başarısı, taraftarların centilmenliği ile
geride bıraktığı 3 sezonda Türkiye'de kalplerin takımı olmayı başardı. Bütçesi
küçük olsa da yüreğinin büyüklüğünü gösterdi. Dileğimiz bu sezonda başarılı ve
sakatlık olmayan bir sezon geçirip bu camiayı mutlu etmeye devam etmesi..Haydi
çocuklar.. İnanıyoruz size, başaracaksınız yine..]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/s1bya14ldb7ki1482015171437.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/s1bya14ldb7ki1482015171437.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/inaniyoruz-size-basaracaksiniz-yine/3916/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Aug 2015 17:14:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı;Evlenme Ödeneği-Çeyiz Parası</title>
			<description><![CDATA[“Evlenme ödeneği” ya da halk arasındaki tabir ile “çeyiz parası” adından da anlaşılabileceği gibi evlilik halinde ödenen bir tutardır. Ölüm geliri veya ölüm aylığı almakta olan kız çocukları, evlenmeleri halinde almakta oldukları meblağın 2 yıllık toplamı tutarında toplu ödeme alır. Buna evlenme ödeneği(çeyiz parası) denir.]]></description>
		    <news><![CDATA[“Evlenme
ödeneği” ya da halk arasındaki tabir ile “çeyiz parası” adından da
anlaşılabileceği gibi evlilik halinde ödenen bir tutardır. Ölüm geliri veya
ölüm aylığı almakta olan kız çocukları,
evlenmeleri halinde almakta oldukları
meblağın 2 yıllık toplamı tutarında toplu ödeme alır. Buna evlenme
ödeneği(çeyiz parası) denir.

Kanunda açıkça
evlenme ödeneğinin(çeyiz parası) kız çocuklarına bağlanacağı belirtildiği için erkek çocukları ve eşler söz konusu
ödenekten faydalanamayacaktır. Konuya ilişkin düzenleme içeren 5510 s.
Kanunun 37. maddesinin ilk halinde evlenme ödeneği(çeyiz parası) konusundaki
hak sahipleri “eş ve çocuklar” şeklinde belirtilmişti. Ve söz konusu hak
sahiplerinin alacakları toplu ödeme de 1 yıllık aylık-gelir toplamından
ibaretti. Bu durumda evlenme ödeneğinden kız çocukları ile birlikte erkek
çocuklar ve eşte faydalanabilmekteydi. Ancak 5754 s. Kanun ile yapılan
değişiklik ile evlenme ödeneğinden(çeyiz parası) faydalanabilecek kişiler kız
çocukları ile sınırlandırılmıştır ve toplu ödenecek tutar 1 yıl yerine 2 yıllık
toplam şeklinde değiştirilmiştir.

Önemle
belirtmek gerekir ki evlenme ödeneğinden
faydalanabilmek için SGK`ya talepte bulunmak gerekir. Yoksa talep olmadan
sırf evlenilmiş olması halinde SGK tarafından bir ödeme yapılmaz.

Evlenme ödeneği(çeyiz parası) ne zamana
kadar talep edilebilir?

Evlenme ödeneği(çeyiz parası) 5 yıl içerisinde
istenmezse talep etme hakkı düşecektir. Konuya ilişkin düzenleme içeren 5510 s.
Kanunun “Zamanaşımı, hakkın düşmesi ve avans” başlıklı 97. Maddesine göre; “Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde,
iş kazası, meslek hastalığı, vazife malûllüğü ve ölüm hallerinde bağlanması gereken gelir ve aylıkların, hakkın
kazanıldığı tarihten itibaren beş yıl içinde istenmeyen kısmı zamanaşımına
uğrar.

Kuruma müracaat
etmemenin haklı bir sebebe dayandığını genel hükümlere göre ispat edenler
hakkında, yukarıdaki hükümler uygulanmaz.

Kısa vadeli
sigorta kollarından ve ölüm
sigortasından kazanılan diğer haklar, hakkın doğduğu tarihten itibaren beş yıl
içinde istenmezse düşer. ” denilmiştir.

Kız çocuğu ödenek aldığı tarihten sonra, 2
yıllık süre geçmeden boşanırsa aylık-gelir almaya devam edebilir mi?

Kişi diğer
şartlar mevcut olsa da 2 yıllık süre dolmadan boşanırsa aylık-gelir bağlanması
için talepte bulunsa da 2 yıllık süre
doluncaya kadar aylık ve gelir bağlanması durumu söz konusu olmaz. Ancak
söz konusu hak sahibi, 2 yıllık süre
dolmuş olmasa da genel sağlık sigortasından faydalanabilir

Evlenme ödeneği(çeyiz parası) birden fazla
kez alınabilir mi?

Maalesef ki
evlenme ödeneği(çeyiz parası) yalnızca
bir kez alınabilir. Kişi 2 yıllık süre geçtikten sonra tekrar evlense de
evlenme ödeneğini(çeyiz parası) tekrar alamaz. Ancak söz konusu ödeneğin ilk
evlilikte alınması gerekliliği söz konusu değildir. Kişi ilk evliliğinde talep
etmiş olmasa da daha sonra (tabi bir defaya mahsus olmak üzere) 2. , 3. veya
daha sonra gelen evliliklerinde de talepte bulunabilir.

2 yıl geçtikten sonra diğer hak
sahiplerinin aylıklarında değişme olur mu?

Evlenme ödeneği verilmesi halinde, diğer
hak sahiplerinin aylık veya gelirleri evlenme ödeneği verilen sürenin bitimini
takip eden ödeme döneminden itibaren 34 üncü maddeye göre yeniden belirlenir.
Bu durumda örneğin; 2 yıllık sürenin dolduğu tarihten önce % 25 oranında aylık
alan çocuklar, 2 yıllık sürenin dolduğu tarihten itibaren kendisinden başka
aylık alan hak sahibinin bulunmaması durumunda %50 oranında aylık almaya
başlayacaktır.

Gelir-aylık alınmamış olsa da evlenme
ödeneği(çeyiz parası) alınabilir mi?

Maalesef ki gelir-aylık almayan hak sahiplerinin
evlenme ödeneği(çeyiz parası) alması söz konusu değildir. Çünkü Kanunun
ilgili maddesinde açıkça “Evlenmeleri
nedeniyle, gelir veya aylıklarının kesilmesi gereken…” dendiği için gelir-aylık
almakta olup da evlenmesi nedeniyle aylığı kesilecek olanlardan
bahsedilmektedir. Bu nedenle de evlenmeden önce gelir-aylık almayan kız
çocuklarına evlenme ödeneği(çeyiz parası) ödenmeyecektir.

Evlenme ödeneği(çeyiz parası) aldıktan
sonra çalışılabilir mi?

Evlenme
ödeneği(çeyiz parası) aldıktan sonraki 2 yıllık sürede çalışmama gibi bir şart
söz konusu değildir. Çalışması halinde
almış olduğu evlenme ödeneği(çeyiz parası) geri istenmez.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nw7t6vyg873fd1482015165758.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nw7t6vyg873fd1482015165758.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-evlenme-odenegi-ceyiz-parasi/3912/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Aug 2015 16:57:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tuncay Özfidan Yazdı; Kandil Suriye&#39;ye Taşınıyor !</title>
			<description><![CDATA[Hizaya Getirildik” başlıklı yazımda ileri sürdüğüm “Kandil Suriye’ye taşınacak!” iddiasıyla alakalı e-posta aracılığıyla birçok soru ve bilgi aldım. Bu konuyla alakalı biraz daha tafsilata girmem elzem oldu:]]></description>
		    <news><![CDATA[Hizaya Getirildik” başlıklı yazımda ileri sürdüğüm “Kandil
Suriye’ye taşınacak!” iddiasıyla alakalı e-posta aracılığıyla birçok soru ve
bilgi aldım. Bu konuyla alakalı biraz daha tafsilata girmem elzem oldu:

Malumunuz yıllardır PKK’nın dağ kadrosunun üssü olan Kandil,
İran-Irak sınırındadır. Türkiye sınırına kus uçuşu 90 km kadar uzaktadır. Dağın
Irak’ta kalan kısmı (Bati ve Güney tarafı) tamamen PKK kontrolündedir. İşte bu
Kandil, bir yıldır peyderpey Suriye’nin Kuzeyine taşınmaya başlamıştı
zaten… 

Daha da ötesi, Ramazan ayından itibaren Kandil Dağı’nın
Temmuz-Ağustos aylarında İran tarafından bombalanacağı ve IŞİD kartını oynayan
Türkiye’ye karşı buradaki teröristlerin Suriye’nin kuzeyine konuşlanmaya
zorlanacağı iddia ve bilgileri kamuoyuyla paylaşılıyordu… Lakin süreç farklı
işledi! Türkiye, Temmuz’un ilk haftasından itibaren ABD ile müzakerelere
başladıktan sonra Suriye’nin kuzeyindeki tüm angajmanlarını ABD’ye devretti ve
‘operatif devlet modu’nda IŞİD başta olmak üzere, diğer sekter örgütler
üzerinden işlettiği projelerinden vazgeçti! Koalisyon güçlerinin IŞİD’e yönelik
hava harekâtıyla “eş zamanlı” olarak; daha önce onca meşru gerekçe olmasına rağmen
tek bir uçak kaldır(a)madığı, bu istikametteki tezkere taleplerini dahi kâale
almadığı Kandil’e sortiler yapmaya başladı! 

Hâlbuki Kandil kadrosu, 30 kişilik gruplar halinde binlerce
sayısıyla hava harekâtına müsait olmayan coğrafi alanlardan Türkiye’ye ve
Suriye’ye sızmaya başlamıştı zaten! Hâlâ da sızmaya devam ediyor! En önemlisi,
bunların birçoğu Çözüm Süreci’nde “alan hâkimiyeti” için anakentlere taşınmıştı
zaten!

İşte, Cerablus ile Azez arasındaki uçuşlara yasak “güvenlikli
bölge” ilan edilen IŞİD’den boşaltılan bölgeye Türkiye’nin iddia ettiği gibi
“ÖSO” ve “Eğit-Donat” kadroları değil, bu Kandil teröristleri
konuşlandırılacaktır! Akabinde Cezire-Kobani kantonları Afrin’le
birleştirilecek, ardından en batıda Akdeniz’e açılan bölge üzerindeki Esad, ÖSO
veTürkmen unsurlarının hâkimiyeti devre dışı bırakılarak “koridor” açılacaktır!
Plan ve proje budur! 

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin, zırt-pırt
PKK’ya “Kandil’i terk edin” çıkışını yapması… Bazı Batı ülkeleri medyalarının
Kandil’in boşaltıldığına; silahlı güçlerin ortalıkta görünmediğine ve onların
yerinde hayvancılıkla uğraşan sivil silahsız gruplar kaldığına dair haberler
yapması… PKK’nın petrol boru hatlarını bombalaması… Daha sonra ne hikmetse
güvenli hat olarak ‘İsrail güvenceli, Irak-Suriye-Akdeniz Hattı Projesi’nin
gündeme taşınması ve sıkça tartışılması… Kesinlikle tesadüf değildir! Zaten
Kuzey Irak petrollerinin Suriye üzerinden taşınması yönündeki haberlerin taa
Ocak 2014 gündemi olduğunu, Taner Yıldız’ın, “Bu boru hatlarını İsrail’den de
Suriye’den de geçirebilirler ama biz daha istikrarlı bir ülkeyiz. İstikrarı
vaat ediyoruz” sözlerini de hatırlatmış olayım! 

Şu anda Türkiye için en büyük ve yakın tehlike ise, Türkiye’deki
ayrılıkçı Kürt hareketi ile Suriye’nin Kuzeyi’ndeki YPG hâkimiyeti arasındaki
entegrasyon için düğmeye basılmış olmasıdır. Türkiye bunu öngördü. Lakin
sınırın ötesine berisine duvar örerek bu işlere mani olunamaz… 

1-) Öncelikle “güvenlikçi politikalara” geçilmelidir. Ardından,
PKK’nın Türkiye ve Suriye içerisindeki bu yeni konuşlanmalarına karşı, en uzun
sınırımız olan Suriye sınır yönetimimiz ve güvenliği, sivil bürokratik
kapasiteden alınıp “tamamen” Kara Kuvvetleri iradesine devredilmelidir! 

2-) Şu anda Kandil dağında aranan(!) ama Türkiye’de ‘ sokak
savaşı’na hazırlanan ve Türkiye’yi bununla tehdit eden PKK güçlerinin ve
türevlerinin, Suriye sınırının ötesiyle tüneller aracılığıyla irtibat halinde
olması sır filan değil! Bölge insanının diline kadar düşmüş durumdadır! Hem
kendi evleri arasında hem de sınırın ötesindeki yapılar arasında yer altı
tünelleriyle bağlantılar yapılıyor! Bu konuyu istişare ettiğim bölgeyi de çok
iyi bilen bir güvenlik uzmanı dostumuz da bu gelişmeyi doğruladı. Çare olarak
çok ilginç bir öneri getirdi: Tüm Suriye sınırı boyunca 5 km’lik bölge tamamen
istimlâk edilerek yerleşimden arındırılarak kamulaştırılmalı ve “güvenli bölge”
haline getirilmelidir!

Aksi halde; 384 km’lik Irak sınırını yıllardır doğru-düzgün
kontrol edemeyen Türkiye, 911 km’lik Suriye sınırını hiç kontrol edemez! ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/enwkwmp7yxs641082015153726.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/enwkwmp7yxs641082015153726.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/tuncay-ozfidan-yazdi-kandil-suriye-ye-tasiniyor/3882/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 15:38:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Avukat Erdoğan Kaya Yazdı; Mirasın Hükmen Reddi-Mirasın Reddi</title>
			<description><![CDATA[Mirasın reddi; mirasın gerçek reddi ve hükmen reddi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mirasın reddine dair önceki yazımızda mirasın gerçek reddi konusu üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda ise “mirasın hükmen reddi” konusunu ele alacağız.]]></description>
		    <news><![CDATA[Mirasın reddi;
mirasın gerçek reddi ve hükmen reddi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mirasın
reddine dair önceki yazımızda mirasın gerçek reddi konusu üzerinde durmuştuk.
Bu yazımızda ise “mirasın hükmen reddi”
konusunu ele alacağız.

Mirasın gerçek
reddinde, mirasın reddine dair beyanın 3 ay içinde ortaya konulması
gerekmektedir. 3 aylık süre içerisinde mirasın reddine ilişkin irade açıkça
ortaya konulmazsa mirasçılar mirası kabul etmiş sayılmaktadır. Yani gerçek ret durumunun söz konusu olduğu
halde fiili hiçbir hareket yapılmaması mirasın kabulü anlamına gelmektedir.

Hükmen ret durumunun söz konusu olduğu
halde ise redde ilişkin herhangi bir irade açıklanmasa veya dava açılmasa da
mirasın reddi gerçekleşmiş olur. Hükmen redde, mirasın kabulü istenmesi
halinde bunu açıkça ortaya koyan işlemin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Hükmen redde ilişkin irade beyanının 3 ay
içinde ortaya konulması gibi bir zaman sınırlaması olmadığı gibi kabulün 3
aylık süre içerisinde yapılması gibi bir zorunluluk da yoktur.

Kural olarak
mirasçılar, mirasbırakanın vefatı ile birlikte mirası bir bütün olarak, kanun
gereğince kazanırlar(4721 s. K. md. 599). Ancak hükmen ret, mirasın vefat ile mirasçılara
geçmesinin istisnasını oluşturmaktadır. Bu durum 4721 s. Kanunun 605/II
maddesinde; “Ölümü tarihinde mirasbırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen
tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır. ” şeklinde ortaya
konulmuştur.

Mirasın hükmen
reddi durumunun gerçekleşmesi için terekenin borca batık olması gerekmektedir.
Terekenin borca batıklığından kasıt, miras kapsamındaki hakların borçlardan az
olmasıdır.

Ödemeden aciz
durumunun var olup olmadığına ilişkin olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
2008/4-332 E. , 2008/336 K. sayılı ve 16.04.2008 tarihli kararında; “… miras
bırakanın taşınır, taşınmaz hiçbir malı olmadığı gibi, maaşının da bulunmadığı,
herhangi bir işte de çalışmadığı belirlenmiştir. Yani miras bırakanın ödemeden
aczi açıkça bellidir. Karinenin doğruluğu somut olayda saptanmış olup, aksi
davacı tarafından ispat edilememiştir. ” şeklinde değerlendirme
yapmıştır.

Mirasbırakanın
ödemeden aczinin açıkça belli olmasından kasıt, bu durumun en azından
mirasbırakanın çevresince bilinmesi durumunu ifade etmektedir.

Maddede geçen,
“mirasbırakanın ödemeden aczinin resmen
tespiti”nden kasıt ise mirasbırakanla ilgili iflas kararı, aciz belgesi
vb.nin bulunmasıdır(Prof. Dr. A.Naim İNAN/Prof. Dr. Şeref ERTAŞ/Yrd. Doç. Dr.
Hakan ALBAŞ, İNAN Türk Medeni Hukuku Miras Hukuku, 7. Bası, Ankara 2008, syf.
508).

Mirasın hükmen
reddinin varlığı bazen uyuşmazlık konusu olur ya da uyuşmazlığa dönüşme
ihtimali söz konusu olabilir. Bu durumda mirasçılar, mirasın hükmen reddinin
varlığını ortaya koyabilmek için iki yoldan birini tercih edebilir. Buna göre
(1)tereke alacaklıları aleyhine husumet
yönelterek bu durumun tespitini isteyebilecekleri gibi, (2)bunu defi
yolu ile de ileri sürebilirler. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 2008/4-332
E. , 2008/336 K. sayılı ve 16.04.2008 tarihli ve 2008-332 E. , 2008/436 K.
sayılı ve 16.04.2008 tarihli kararları). Yani mirasçı, mirasın hükmen ret
edildiğini açılacak bir takip vb. üzerine defi olarak ileri sürebileceği gibi
tarafına mirasçılık sıfatı nedeniyle bir takip vb. yapılmadan da tereke alacaklılarına
karşı açacağı tespit davasında da hükmen ret durumunu ortaya koyabilir.

Yargıtay
mirasın reddine ilişkin olarak verilecek vekâlette mirasın reddi yetkisine dair
ayrıca ibare bulunması gerektiğini belirtmiştir. Bunun dayanağı olarak da “Türk
Medeni Kanununun Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin
Tüzük”ün 39. Maddesine dayanılmıştır. Mirasın reddine dair ibare yoksa ilgili
ret yetkisini içeren vekaletnamenin sunulması için süre verilmesi gerektiğini
belirtmiştir(Yargıtay 8. H.D.`nin 2013/23085 E. , 2014/17665 K. sayılı ve
02.10.2014 tarihli kararı) 

Ödemeden aciz bir mirasbırakanın mirasını reddeden
mirasçılar, onun alacaklılarına karşı, ölümünden önceki beş yıl içinde ondan
almış oldukları ve mirasın paylaşılmasında geri vermekle yükümlü olacakları
değer ölçüsünde sorumlu olurlar(4721 s. K. md. 618).

Mirasın reddi
halinde ölüm aylığı(dul-yetim aylığı) alınabilir mi?

Mirasın reddi konusunda en çok merak edilen
konulardan biri de ret durumunda ölüm aylığı(dul-yetim aylığı)nın alınıp
alınamayacağı konusudur. Mirasın reddi
halinde de vefat edenin hak sahibi sıfatıyla ölüm(dul-yetim) aylığı alınabilir.
Çünkü vefat edenden hak sahiplerine
bağlanan aylık, terekenin içerisinde sayılmamaktadır. Bu durum Yargıtay 12.
H.D.`nin 2005/23073 E. , 2005/26042 K. sayılı ve 26.12.2005 tarihli kararında;
“ Borçluların murislerinden kendilerine
bağlanan maaşı sahiplenmeleri TMK'nun 605. maddesi uyarınca murisin mirasını
reddetmelerine engel teşkil etmez. Zira, murisin herhangi bir sosyal güvenlik
kuruluşundan almakta olduğu maaşı terekesine dahil değildir. ” şeklinde
ortaya konulmuştur.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x7g4f69qigcpn782015182459.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x7g4f69qigcpn782015182459.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/avukat-erdogan-kaya-yazdi-mirasin-hukmen-reddi-mirasin-reddi/3871/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Aug 2015 18:25:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mirasın Reddi-Mirasın Gerçek Reddi</title>
			<description><![CDATA[Miras; vefat eden kişinin mirasçılarına bıraktığı haklar ve borçlardır. Görüldüğü üzere miras sadece geride kalan mal varlığı vb. hakları değil aynı zamanda borçları da içermektedir. Miras, bazen mirasçılar tarafından çeşitli sebeplerle kabul edilmek istenmeyebilir. Örneğin; mirasın borçlardan ibaret olması, mirasın sağlanan haklardan çok borçlardan oluşması ya da sonraki mirasçılar yararına miras hakkından vazgeçmek istenebilir. İşte bu durumlara ilişkin olarak mirasın reddi yolu ortaya konulmuştur.]]></description>
		    <news><![CDATA[Miras; vefat eden kişinin
mirasçılarına bıraktığı haklar ve borçlardır. Görüldüğü üzere miras sadece
geride kalan mal varlığı vb. hakları değil aynı zamanda borçları da
içermektedir. Miras, bazen mirasçılar tarafından çeşitli sebeplerle kabul
edilmek istenmeyebilir. Örneğin; mirasın borçlardan ibaret olması, mirasın
sağlanan haklardan çok borçlardan oluşması ya da sonraki mirasçılar yararına
miras hakkından vazgeçmek istenebilir. İşte bu durumlara ilişkin olarak mirasın
reddi yolu ortaya konulmuştur.

Mirasın reddi 2 şekilde söz
konusu olabilir. Bunlar; mirasın gerçek reddi ve mirasın hükmen reddidir.

MİRASIN GERÇEK REDDİ

Kural olarak mirasçılar,
mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanırlar(4721
s. K. md. 599). Bu nedenle mirasçıların, ret beyanlarını açıkça ortaya
koymaları gerekir. İşte bu durumda “mirasın gerçek reddi” durumu söz konusu
olmaktadır.

Yasal ve atanmış mirasçılar
mirası reddedebilirler(md. 605).

Eşlerden biri, diğerinin rızası olmaksızın ortaklık mallarına girecek
olan bir mirası reddemeyeceği gibi, tereke borca batıksa mirası kabul de
edemez. Diğer eşin rızasının alınmasına olanak bulunamazsa veya bu konudaki
istem onun tarafından haklı sebep olmaksızın reddedilirse, istem sahibi eş
kendi yerleşim yeri mahkemesine başvurabilir(md. 265).

Miras, üç ay içinde reddolunabilir(md. 606). Bu husus oldukça
önemlidir. 3 aylık sürenin kaçırılması halinde mirasçı, mirası ret hakkını
kaybeder. Bu süre, yasal mirasçılar için
mirasçı olduklarını daha sonra öğrendikleri ispat edilmedikçe mirasbırakanın
ölümünü öğrendikleri; vasiyetname ile atanmış mirasçılar için
mirasbırakanın tasarrufunun kendilerine resmen bildirildiği tarihten işlemeye
başlar.

3 aylık süre hak düşürücü süre niteliğinde olup, mirasın reddi
beyanının süresi içerisinde usulünce ileri sürülmemesi halinde ret hakkı söz
konusu olmayacaktır. Bu nedenle mirasın reddinde 3 aylık sürenin başlangıç ve
bitiş tarihine çok dikkat edilmelidir.

Önemli sebeplerin varlığı halinde
sulh hakimi, yasal ve atanmış mirasçılara tanınmış olan ret süresini uzatabilir
veya yeni bir süre tanıyabilir(md. 615). Önemli sebep sayılabilecek hususlara
örnek olarak; mirasçının devamlı hastalığı, yabancı memlekette olması, tereke
mallarının çeşitli memleketlere dağılmış olması, sonradan mirasbırakanın haksız
fiilinden dolayı bir sorumluluğunun öğrenilmiş olması gibi durumlar önemli
sebep olarak sayılmaktadır(Prof. Dr. A.Naim İNAN/Prof. Dr. Şeref ERTAŞ/Yrd.
Doç. Dr. Hakan ALBAŞ, İNAN Türk Medeni Hukuku Miras Hukuku, 7. Bası, Ankara
2008, syf. 506).

Mirasın gerçek ret  şeklinde 3 aylık süre içerisinde reddi için
sulh hukuk mahkemesine müracaat edilmesi gerekir.

Mirasın reddi kayıtsız ve şartsız yapılmalıdır(md. 609). Böylece
mirasın reddinin açık ve kesin olması sağlanmaya çalışılmıştır.Mirasın
reddedilip reddedilmediğine ilişkin olarak ileride doğabilecek uyuşmazlıkların
önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Mirası reddetmeden ölen mirasçının ret hakkı kendi mirasçılarına geçer.
Bu mirasçılar için ret süresi, kendilerinin mirasbırakanına mirasın geçtiğini
öğrendikleri tarihten başlar. Ancak bu süre, kendilerinin mirasbırakanından
geçen mirasın reddi için mirasçıya tanınan süre dolmadıkça sona ermez. Ret
sonucunda miras daha önce mirasçı olmayanlara geçerse; bunlar için ret süresi,
önceki mirasçılar tarafından mirasın reddedildiğini öğrendikleri tarihten
işlemeye başlar(md. 608).]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t3c0b25mec8lj3172015105211.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t3c0b25mec8lj3172015105211.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/mirasin-reddi-mirasin-gercek-reddi/3823/</link>
			<pubDate>Fri, 31 Jul 2015 10:52:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tuncay Özfidan Yazdı; Hizaya Geldik</title>
			<description><![CDATA[Türkiye’nin K.Irak’ta, Zap ve Duhok bölgelerindeki PKK hedeflerini vurduğuna dair medyaya servis edilen haber metinlerinde geçen “Türkiye egemenlik ilkesinden doğan haklarını kullandı”]]></description>
		    <news><![CDATA[Türkiye’nin K.Irak’ta, Zap ve Duhok bölgelerindeki PKK
hedeflerini vurduğuna dair medyaya servis edilen haber metinlerinde geçen
“Türkiye egemenlik ilkesinden doğan haklarını kullandı” kısmı; hem tebessüm
ettirdi, hem de şaşırttı! Çözüm Süreci adı verilen MİT-Öcalan Müzakere
Süreci’nde, elindeki silahı bırakmadığı halde terör örgütüyle üç sene ısrarla
müzakere ederek Türkiye’nin egemenlik haklarına ağır hasar verenlerin ve dahi;
PKK’nın ve HDP’nin içeride, YPG’nin Suriye’de eşzamanlı büyümesine yol
açanların “egemenlik hakları ilkesi” demek şimdi akıllarına gelmeye
başladı! 

Daha önce “Öcalan methiyeleriyle” Kandil ve HDP’ye karşı mevzi
kazanmaya çalışarak Çözüm Süreci’ni tahkim etmeye çalışan Yalçın Akdoğan bile
PKK’nın terör örgütü olduğunu yeni keşfetti! ‘Hamile hasta’ ihbarıyla çağrılan
ambulansı kaçıran PKK’yı “bebek katili ve kanlı bir terör örgütü” olarak
niteleyerek tepki gösteren Akdoğan’ın sergilediği bu tavrı; fazla değil üç-dört
ay önce sergileyenler, kendisi ve çevresi tarafından “faşist” ve “barış
düşmanı” şeklinde itham edilirdi!

Neyse… Suruç saldırısı başta olmak üzere, IŞİD örgütünün
tasallutuyla alakalı gelişmeler yavaş yavaş vuzûha kavuşmaya başladı. IŞİD
kaynaklı vakaların PKK/YPG’yi bölgede meşrulaştırmaktan başka misyonu olmadığı
gerçeği netleşmeye başladı. IŞİD’in; sütre gerisindeki ABD-İsrail’in git dediği
yere giden, dur dediği yerde duran bir örgüt olduğu, faaliyet gösterdiği
bölgelerin demografik yapısını bozduğu ve sonrasında o bölgelerin kime
verilmesi gerekiyorsa ona verildiğine dair iddialarımızın komplo teorisi
olmadığı bir bir ortaya çıkmaya başladı! 

Yani anlayacağınız herkes rolünü iyi oynuyor! Lakin Türkiye’yi
yönetenler, Suriye’de IŞİD başta olmak üzere diğer sekter örgütler üzerinden
yürüttüğü stratejilerinde başarısız oldu; tıpkı Öcalan ve PKK üzerinden
yürüttüğü Çözüm Süreci adı verilen müzakere sürecinde başarısız olduğu gibi…
Karşıya attığımız her ok misliyle geri döndü; hâlâ da dönmeye devam ediyor!

Hülasa

Son günlerde peş peşe yaşanan travmatik hadiselerin üzerinden
yeni bir denge kuruldu. Geçici Hükümet bu denge istikametinde muhtemel ve
müstakbel erken secim öncesi pozisyon aladursun; Türkiye-ABD arasında varılan
ve Bakanlar Kurulu kararıyla resmileşen mutabakat sonrası ülke maalesef ABD
çizgisinde hizaya getirildi! İncirlik Üssü ve diğer hava üslerimiz ABD
liderliğindeki koalisyon güçlerine açıldı! Türkiye aldığı bu kararla Suriye
kale kapısını kıracak “koçbaşı” görevinin ötesinde bir misyonu ve takati
olmadığına razı oldu! Bu duruma uzun zaman direnmişti oysa… 

Bundan sonra neler olabilir? Türkiye’nin, PKK/PYD’nin
eylemlerine ve bölgeyi kalibre etme çabalarına müdahale etmek için attığı
adımlar ve ısrarlı talepler ABD tarafından nasıl geri çevrildiyse, bundan
sonrada geri çevrilecektir! IŞİD’den boşalan bölgelere ‘eğit-donat’ ürünlerinin
ve ÖSO’nun yerleştirilmesini bile ABD’ye teklif etmekten imtina edecek noktaya
getirilen Türkiye, görünen o ki, Esad takıntısından da vazgeçecektir! Zaten
Akdeniz’de Çin-Rusya ortak tatbikatı sırasında stratejik seçeneklerini açık
tutabilmek amacıyla ufak ufak İsrail’le bağlantılar kurulmaya başlanmıştı;
muhtemelen bu yılın sonuna kadar da İsrail’le ilişkiler “Mavi Marmara” öncesine
çekilecektir! 

Güvenli bölge olarak ise PYD bölgesi Türkiye’ye dayatılacaktır!
Türkiye, PKK’nın Irak’taki kamplarıyla sınırlı bir oyuna sokulacak, bu durum
kamuoyuna PKK’yla mücadele ediliyormuş gibi yansıtılacaktır. Ama daha beter bir
durumla karşı karşıya gelinecektir: İran’ın da topa girmesiyle birlikte,
‘Kandil’ Suriye’ye taşınacaktır! Bu tehdidin emareleri yavaş yavaş ortaya
çıkmaya başlamıştır! En ciddi yakın tehlike ise, Türkiye’deki ayrılıkçı Kürt
hareketi ile Suriye’nin kuzeyindeki YPG hâkimiyetiyle entegrasyonu için düğmeye
basılmış olmasıdır. 

Eylül-Ekim aylarında artması muhtemel PKK şiddeti ve “meskûn
mahal savaş” hazırlıkları tehdidi, gelecek yazımızın konusu olsun inşaAllah…]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nw6t6vyg873fd297201511548.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nw6t6vyg873fd297201511548.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/tuncay-ozfidan-yazdi-hizaya-geldik/3805/</link>
			<pubDate>Wed, 29 Jul 2015 11:05:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>15 Yıl Ve 3600 Güne Dayalı Fesihten Sonra Çalışma</title>
			<description><![CDATA[Bu yazımızda 15 yıl sigortalılık süresi ve 3600 prim gün sayısına dayalı olarak yapılacak fesihlerde çalışanların en çok merak ettiği ve dolayısıyla sorma ihtiyacı duyduğu “fesihten sonra çalışma” konusu üzerinde duracağız.]]></description>
		    <news><![CDATA[Bu yazımızda 15 yıl sigortalılık
süresi ve 3600 prim gün sayısına dayalı olarak yapılacak fesihlerde
çalışanların en çok merak ettiği ve dolayısıyla sorma ihtiyacı duyduğu
“fesihten sonra çalışma” konusu üzerinde duracağız.15 yıl ve 3600 güne dayalı fesihten sonra tekrar çalışılabilir mi?Bu husus pek çok kişi açısından
önem arz etmektedir. Çünkü bu sebebe dayalı olarak yapılacak fesihlerde
çalışanlar, genellikle emeklilik için gerekli yaş şartını sağlayamadıkları için
emekli aylığı gibi sürekli gelire kavuşamamakta dolayısıyla da takip eden
dönemde çalışma ihtiyacı duymaktadır. Ancak bu durumda bir yandan da söz konusu
çalışması nedeniyle önceki çalışmaları karşılığı almış olduğu kıdem
tazminatının iadesinin istenip istenemeyeceği konusunda korku yaşamaktadır.Yargıtay konuya ilişkin olarak
vermiş olduğu kararlarında, işçinin 15
yıl sigortalılık ve 3600 prim gün sayısına dayalı olarak yapılacak fesihten
sonra çalışmasının - bazı istisnalar dışında - kıdem tazminatı almasına ya da almış olduğu kıdem tazminatını işverene
iadesine sebep olmayacağını ortaya koymuştur.Yargıtay 9. H.D.`nin konuya
ilişkin 2011/51535 E. , 2014/52 K. sayılı ve 13.01.2014 tarihli kararında; “Davacının işyerinden ayrıldıktan sonra başka bir
firmada çalışması hakkın kötüniyetli kullanılması olarak değerlendirilemez. Davacı,
Kanunun kendisine verdiği yasal hakkını kullanmıştır. Kanunda tanınan bu hakkın amacı, işyerinde çalışarak yıpranan ve bu
arada sigortalılık yılı ile prim ödeme süresine ait yükümlülükleri tamamlayan
işçinin, emeklilik için bir yaşı beklemesine gerek olmadan iş sözleşmesini
aktif sonlandırabilmesine imkân tanımaktır. ” şeklinde
değerlendirme yapılmıştır. Ancak yine aynı kararda; “ … işçinin başka bir işyerinde çalışmak
için değinilen yasa hükmüne dayanması, yasal hakkın kötüye kullanımı
niteliğindedir. ”
şeklinde değerlendirme yapmış, bu durumda işçinin 15 yıl ve 3600 güne dayalı
feshinin kıdem tazminatı almasını sağlamayacağı sonucuna varılmıştır.Peki hakkın kötüye kullanımı durumu hangi hallerde söz konusu
olmaktadır?Yargıtay 9. H.D.`nin 2006/2716 E.
, 2006/8549 K. sayılı ve 04.04.2006 tarihli kararında; “Davacı 23.2.2003 tarihine kadar
çalışmasını sürdürmüş, bu tarihte işyerinden ayrılmış ve bir gün sonra başka
bir işverene ait işyerinde çalışmak üzere işe başlamıştır. Somut olayda davacı
işçi iş sözleşmesini 1475 sayılı yasaya 4447 sayılı yasa ile eklenen 5. bent
hükmü uyarınca feshetmiş değildir. Başka bir işyerinde çalışmaya başladıktan
çok sonra Sosyal Sigortalar Kurumuna bu yönde bir yazı almak için başvuruda
bulunmuştur. Bu durumda yasa ile korunan hukuki menfaatin teminine yönelik bir
davranış içine girilmemiş ve davacı işçi olayların gelişimine göre başka bir
işyerinde çalışmak için işyerinden ayrılmıştır. Davacı tanıkları da davacının
1475 sayılı yasaya 4447 sayılı yasa ile eklenen 5. bent hükmü uyarınca iş
sözleşmesini feshettiğinden söz etmemişlerdir. … Yapılan bu açıklamalara göre
davacı işçi, 1475 sayılı yasaya 4447 sayılı yasa ile eklenen 5. bent hükmü
uyarınca iş sözleşmesini feshettiği kanıtlayamadığından kıdem tazminatı
isteğinin kabulüne karar verilmesi hatalı olmuştur. ” şeklinde değerlendirme
yapmıştır.Benzer sebeple birden fazla fesih yapılabilir mi?Konuya ilişkin herhangi bir sınırlama
söz konusu değildir. Çalışan, koşulları varsa birden fazla kez bu yola
başvurabilir. Ancak bu konuda uzman bir kişiden bilgi almasında fayda vardır.Sebep belirtmeden fesihten sonra 15 yıl ve 3600 güne dayanılması
halinde kıdem tazminatı alınabilir mi?Yargıtay 9. H.D.`nin 2008/1760 E.
, 2009/13519 K. sayılı ve 14.05.2009 tarihli kararında; “… prim ödeme gün sayısının dolması nedeni ile emekli olmak isteği
ile işten ayrıldığını, işveren tarafından kıdem tazminatı ödenmediğini ileri
sürerek, kıdem tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir. Davalı, davacının istifa ederek işten
ayrıldığını, başvurusunda emeklilik talebinde bulunmadığını, kıdem tazminatı
ödenemeyeceğini savunmuştur. … Davacı
yaş şartını ikmal etmese dahi 506 Sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci
fıkrasının (A) bendinin (a) ve (b) alt bentleri ve aynı Kanunun Geçici 81 inci
maddesine göre emeklilik şartlarını haizdir. Bu nedenle davacının iş
sözleşmesinin 1475 S.Y. 14/5 bendi hükmü uyarınca feshedildiği kabul
edilmelidir. … Mahkemece, 1475 S.K. 14. mad. 5 bendi gereğince kıdem
tazminatına karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi bozmayı
gerektirmiştir. ” şeklinde karar vermiştir.Ancak kanaatimizce ispat
kolaylığı açısından SGK`dan ilgili yazı alındıktan sonra iş akdinin feshi daha
sağlıklı olacaktır. Yoksa konuya ilişkin uyuşmazlıkların çıkması olasıdır.Peki 15 yıl sigortalılık ve 3600 güne dayalı fesih yapacak kişinin tüm
hizmeti SSK(4/1-a)lı olarak mı geçmiş olmalıdır?



















































Prim ödeme gün sayısının sadece
SSK(4/1-a) sigortalısı olarak geçmesi gerektiği yönünde bir düzenleme
bulunmamaktadır. Başka bir deyişle 3600 gün prim ödemesinin bir kısmı Bağ-Kur(4/1-b)
yada emekli sandığı(4/1-c)`na ödenen primlerin karşılığı olabilir. Ancak, bu
durumda sigortalının 2829 sayılı Kanuna göre 506 sayılı Yasaya tabi yaşlılık
aylığı bağlanıp bağlanamayacağının değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
2829 sayılı Yasaya göre son 7 yıllık fiilî hizmet süresinde ağırlıklı olarak
geçen çalışmanın varlığına göre emeklilik şartlarının hangi sigorta koluna göre
belirleneceği ortaya çıkacaktır.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v5e2e47ogfanl257201514225.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v5e2e47ogfanl257201514225.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/15-yil-ve-3600-gune-dayali-fesihten-sonra-calisma/3776/</link>
			<pubDate>Sat, 25 Jul 2015 14:03:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Erdoğan Kaya Yazdı ;15 Yıl Ve 3600 Günün Doldurulması-Kıdem Tazminatı</title>
			<description><![CDATA[Kıdem tazminatı, işçilerin işten ayrıldıktan sonra elde ettikleri en önemli hakların başında gelmektedir. Ancak işçinin istifa ettiğinde kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için belli bir takım şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Aksi takdirde işçi, bu önemli maddi destekten yoksun kalabilir. İşçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için çalışmasının en az bir yıl sürmüş olması ve iş sözleşmesinin belirli sebeplerle sona ermiş olması gerekmektedir. Kıdem tazminatına hak kazanmayı sağlayacak bir kısım sebepler 1475 s. İş Kanununun 14. maddesinde sayılmıştır.]]></description>
		    <news><![CDATA[Kıdem tazminatı, işçilerin işten
ayrıldıktan sonra elde ettikleri en önemli hakların başında gelmektedir. Ancak
işçinin istifa ettiğinde kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için belli bir
takım şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Aksi takdirde işçi, bu önemli
maddi destekten yoksun kalabilir. İşçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesi
için çalışmasının en az bir yıl sürmüş olması ve iş sözleşmesinin belirli
sebeplerle sona ermiş olması gerekmektedir. Kıdem tazminatına hak kazanmayı
sağlayacak bir kısım sebepler 1475 s. İş Kanununun 14. maddesinde sayılmıştır.

1475 s. Kanunun 14/I,4 maddesinde
emeklilik hali nedeniyle feshin, kıdem tazminatına hak kazanmayı sağlayacağı
açıkça belirtilmiştir. Bilindiği gibi 4/1-a sigortalılarının emekli olabilmesi
için belirli yaş, sigortalılık yılı ve prim gün sayısını doldurması
gerekmektedir. Pek çok kez çalışanlar, sigortalılık yılı ve prim gün sayısını
doldurmakla birlikte emeklilik için yaş şartının dolmasını beklemektedirler.
İşte Kanun Koyucu emeklilik için yaş şartını beklemek ile birlikte gerekli prim
gün sayısını ve sigortalılık süresini dolduran çalışanlara kıdem tazminatını
alarak işten ayrılma imkanı getirmiştir. İlgili düzenleme 1475 s. Kanunun
14/I,5 maddesinde getirilmiştir. Buna göre; emeklilik için gerekli yaş şartı dışında sigortalılık süresi ve prim
gün sayısını dolduran çalışanlar buna dayanarak iş akitlerini haklı sebeple
sona erdirip kıdem tazminatına hak kazanabilirler.

08.09.1999 tarihinden önce sigortalı olarak çalışmaya başlayan
sigortalıların kıdem tazminatına hak kazanabilmeleri için 15 yıl sigortalılık
süresi ve 3600 gün prim gün sayısını doldurmaları gerekmektedir. Burada şu
hususu önemle belirtmek gerekir ki Kanunun ilgili maddesinde emeklilik için yaş
şartı dışında sigortalılık yılı ve prim gün sayısının doldurulmasından
bahsedildiği için ilgili sigortalılık yılı ve prim gün sayısının ne olacağı
sigortalının ilk işe giriş tarihine göre her bir sigortalı için ayrıca
değerlendirilmelidir.

Tazminat alabilmek için belirtilen süreler boyunca aynı işyerinde mi
çalışmak gerekir?

Bu durum da bazen çalışanlarda
tereddütlere sebep olmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki çalışmalar farklı işyerlerinde geçmiş olsa da çalışan kıdem tazminatına
hak kazanabilir. Ancak bu durumda en son hangi işyerinden ayrılındıysa
sadece orada geçen çalışmalar nedeniyle hak kazanılan kıdem tazminatı
alınabilir.

15 yıl ve 3600 güne dayalı fesihte
SGK`dan konuya ilişkin yazı alınması zorunlu mudur?

15 yıl ve 3600 günün doldurulması sebebine dayalı olarak yapılacak
fesihlerde SGK`dan konuya ilişkin yazı alınması zorunluluğu söz konusu
değildir. İlgili yazının alınmasına dair zorunluluk herhangi bir mevzuat
metninde de geçmemektedir. Zaten SGK`dan alınan yazı kıdem tazminatının alınıp
alınamayacağı hususunda bir bilgi içermemektedir ve de içermemelidir. Ancak genellikle
bu nedene dayalı fesih yapılacağı durumlarda, SGK`dan 15 yılın ve 3600 günün
doldurulduğuna ilişkin tespit niteliğinde yazı alınmaktadır. Bu tespit yazısında, kıdem tazminatı alınıp
alınamayacağına ilişkin bir tespit değil, 15 yıl ve 3600 günün doldurulup
doldurulmadığına ilişkin bir tespit yapılmaktadır. Aksi takdirde SGK söz
konusu özel hukuk ilişkisinde uyuşmazlığın tarafı haline gelir ki bu durumun
kabulü söz konusu değildir. SGK`dan sadece prim gün sayısı, sigortalılık yılı
ve yaşlılık(emekli) aylığına kazanılıp kazanılmadığına ilişkin bilgi içeren
yazı alınabilir(Söz konusu husus Yargıtay 21. H.D.`nin 2008/18459 E. ,
2009/16908 K. sayılı ve 22.12.2009 tarihli kararında da belirtilmiştir.).

Yargıtay 7. H.D. konuya ilişkin
2014/11021 E. , 2014/17167 K. sayılı ve 15.09.2014 tarihli kararında; “Sözleşmenin
feshi açısından SGK&#146;dan yazı alınması ve işverene gönderilmesi kural olarak
şart değildir. İşçi eylemli
olarak, ihtarname göndererek, SGK&#146;dan alacağı yazı ile başvurarak fesih
iradesini ortaya koyabilir. SGK&#146;dan alınacak yazının işverene gönderilmesi faiz
başlangıcı açısından önem taşır.  ”
şeklinde değerlendirme yapmıştır. 

 

15 yıl ve 3600 güne dayalı fesih halinde ihbar tazminatı da alınabilir
mi?

Buna dayalı fesih nedeniyle ihbar tazminatı hakkı doğmaz. Çünkü
işçinin ihbar tazminatına hak kazanabilmesi için işverenin haklı bir sebebe
dayanmadan ve ihbar süresine uymadan feshi gerekmektedir. Yoksa işçinin, iş
akdini haklı sebeple feshettiği durumlarda ihbar tazminatı hakkı doğmaz. 

Yargıtay 22. H.D. konuya ilişkin
açıklama getirdiği 2014/22649 E. , 2014/34688 K. sayılı ve 08.12.2014 tarihli
kararında; “ İhbar tazminatı iş
sözleşmesini fesheden tarafın karşı tarafa ödemesi gereken bir tazminat olduğu
için, iş sözleşmesini fesheden tarafın feshi haklı bir nedene dayansa dahi,
ihbar tazminatına hak kazanması mümkün olmaz. Yine, işçinin 1475 sayılı Kanun'un 14. maddesi hükümleri uyarınca
emeklilik, muvazzaf askerlik, evlilik gibi nedenlerle iş sözleşmesini
feshetmesi durumunda ihbar tazminatı talep hakkı bulunmamaktadır. Anılan
fesihlerde işveren de ihbar tazminatı talep edemez. ” şeklinde
değerlendirme yapmıştır.

Emekli olduktan sonra geçen çalışmalarda 15 yıl ve 3600 güne dayalı
fesih nedeniyle kıdem tazminatı alınabilir mi?

Maalesef bu durumda işçinin kıdem
tazminatı hakkı doğmayacaktır. Yargıtay 7. H.D. 2013/3834 E. , 2013/10933 K.
sayılı ve 10.06.2013 tarihli konuya ilişkin kararında; “Davacı, emekli sandığından emekli olup yaşlılık aylığı bağlandıktan
sonra davalı işyerinde sosyal güvenlik destek primiyle çalışmaya başladığını ve
1.6.1994 - 1.2.2011 tarihleri arasındaki çalışması sebebiyle kendisinin 15 yıl
hizmet ve 3600 gün prim şartını gerçekleştirdiği için iş akdini feshettiğini ve
kıdem tazminatının ödetilmesini istemiştir. 
… fesih için haklı nedeninin bulunmadığının anlaşılması karşısında,
emekliliğe dair hükümlerin davacıya uygulanma imkanının olmadığı, bu sebeple
davacının talebinin reddi gerekirken yasa hükmünün hatalı yorumuyla kabulüne
karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.” Şeklinde hüküm
kurmuştur.

Takip eden yazımızda da konuya
ilişkin açıklamalarımıza devam edeceğiz.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/hp0nypsa20v97147201510582.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/hp0nypsa20v97147201510582.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/erdogan-kaya-yazdi-15-yil-ve-3600-gunun-doldurulmasi-kidem-tazminati/3720/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Jul 2015 10:58:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Avukat Erdoğan Kaya Yazdı; Ölüm Aylığı (Dul Ve Yetim Aylığı) Şartları</title>
			<description><![CDATA[Ölüm aylığı konusundaki yazı dizimize kısa bir ara vermiştik. Ölüm aylığına ilişkin önceki yazımızda aylığın bağlanmasında hak sahipleri açısından gerçekleşmesi gereken koşullar üzerinde durmuştuk. Konuya ilişkin açıklamalarımıza devam ediyoruz.]]></description>
		    <news><![CDATA[Ölüm aylığı konusundaki yazı
dizimize kısa bir ara vermiştik. Ölüm aylığına ilişkin önceki yazımızda aylığın
bağlanmasında hak sahipleri açısından gerçekleşmesi gereken koşullar üzerinde
durmuştuk. Konuya ilişkin açıklamalarımıza devam ediyoruz.2- Hak Sahipleri Açısından Gerçekleşmesi Gereken Koşullar(Devamı)

Ölüm aylığından yararlanabilecek
hak sahiplerini vefat edenin; eşi, çocukları, anne-babası olarak saymıştık. Söz
konusu hak sahiplerine aylık bağlanabilmesi için 5510 s. Kanun`da her bir hak
sahibi açısından farklı koşullar sayılmıştır. Konuya ilişkin olan önceki
yazımızda “a- Sağ kalan eş açısından gerçekleşmesi gereken şartlar” üzerinde
durmuştuk. Bu yazımızda da diğer hak sahipleri açısından aylık bağlanması için
gerekli şartları sayacağız.

Çocuklara, anne-babaları
dolayısıyla ödenen ölüm aylığına “yetim
aylığı” da denilmektedir. Kanuna göre kız ve erkek çocuklarına,
anne-babalarından olan hak sahipliği nedeniyle aylık bağlanması için farklı
şartların varlığı gerekmektedir. Bu nedenle erkek ve kız çocuklarına aylık
bağlanması için gerekli şartları ayrı ayrı ele alacağız.

Çocuk hak sahiplerine; sigortalı tarafından evlât edinilmiş,
tanınmış veya soy bağı düzeltilmiş veya babalığı hükme bağlanmış çocukları ile
sigortalının ölümünden sonra doğan çocukları da dahildir(5510 s. Kanun md.
34). Dolayısıyla da bu kişilerin, aşağıda sayacağımız çocuklar için aranan şartları
yerine getirmesi halinde ölüm aylığından yararlanma hakkı vardır.

b- Erkek çocukları açısından gerçekleşmesi gereken şartlar

Erkek çocuklara,
anne-babalarından olan hak sahipliği nedeniyle aylık bağlanabilmesi için;

5510 s. Kanunun 5 inci maddesinin
birinci fıkrasının (a), (b) ve (e) bentleri hariç bu Kanun kapsamında veya
yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmayan,

Kendi sigortalılığı nedeniyle
gelir veya aylık bağlanmamış olan,

Erkek çocuklara 18 yaşını, lise
ve dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını, yüksek öğrenim yapması halinde ise
25 yaşını doldurana kadar ölüm aylığı ödenir(5510 s. Kanun md. 34). Görüldüğü
üzere erkek çocuklara aylık bağlanabilmesi için çalışmama, kendi sigortalılığı
nedeniyle gelir ve aylık almama yanında devam ettiği eğitim seviyesine göre yaş
şartı getirilmiştir. Bunun yanında şunu da belirtmek gerekir ki eğitim durumuna
göre belirtilen yaş şartları ilgili eğitimin devam etmesi halinde geçerlidir.
Yoksa belirtilen seviyedeki eğitimin çeşitli sebeplerle sona ermesi
halinde(erken mezun olma, eğitime ara verme, eğitim gördüğü okuldan ayrılma
vb.) de ilgili durumun gerçekleştiği tarihten itibaren erkek çocuğun ölüm
aylığı kesilir. Eğitime tekrar başlanması halinde ise yukarıda belirtmiş
olduğumuz yaş aralıklarında olma ve talepte bulunma tarihinden itibaren tekrar
aylığı bağlanır.

c- Kız çocukları açısından gerçekleşmesi gereken şartlar

5510 s. Kanunun 5 inci maddesinin
birinci fıkrasının (a), (b) ve (e) bentleri hariç bu Kanun kapsamında veya
yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmayan,

Kendi sigortalılığı nedeniyle
gelir veya aylık bağlanmamış olan,

Evli olmayan,

Kız çocuklarına ölüm aylığı(yetim
aylığı) bağlanır. Görüldüğü üzere kız
çocuklarına ölüm aylığının bağlanabilmesi için yaş şartı getirilmemiştir. Bu
husus konuya ilişkin düzenleme içeren 5510 s. Kanunun 34 üncü maddesinde geçen
“Yaşları ne olursa olsun… ”
ibaresinden de açıkça anlaşılmaktadır. Kız
çocuklarının ana-babaları nedeniyle ölüm aylığı alabilmeleri için en önemli
koşulların başında evli olmamak gelmektedir. Kız çocuğunun evlendikten
sonra boşanması ya da evliliğin ölüm vb. nedenle sona ermesi halinde
anne-babadan aylık bağlanması için tekrar talepte bulunmaları halinde kesilen
aylık tekrar bağlanır. Bununla birlikte
boşanmış olduğu eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen kız çocuğunun
anne-babasından hak sahipliği nedeniyle almış olduğu ölüm aylığı kesilir.  Kız çocuğunun, muvazaalı boşanmadan sonra
aldığı ölüm aylıkları da (sağlık harcamaları da dahil olmak üzere) SGK
tarafından, 5510 s. Kanunun 96. maddesine göre geri alınır.

Evliliğin, ölüm sebebiyle sona ermesi halinde kız çocuğu hem eşinden
hem de ana-babası nedeniyle ölüm aylığı açısından hak sahibi konumuna
gelecektir. Belirli şartların varlığı halinde kız çocuğu hem ana-babasından
hem de eşinden dolayı hak sahipliği nedeniyle iki ölüm aylığı alabilir. Ancak 5510 s. Kanuna göre hak sahibi
olanların hem eşinden hem de ana-babasından aylığa hak kazanması durumunda
aylıkların birleşmesi hükümlerine göre; “Hem eşinden, hem de ana ve/veya babasından ölüm aylığına hak
kazananlara, tercihine göre eşinden ya da ana ve/veya babasından bağlanacak
aylığı” bağlanacağı için doğru
tercihi yapmaları gerekmektedir. Çünkü
kız çocuğu/dul eş hem çalışıp hem de aylığımı alayım dediği takdirde,
ana-babasından aldığı aylığı kesilmekle birlikte eşinden bağlanan aylığı
çalışsa ya da emekli olsa da kesilmeyecektir.

d - Malûl çocuklar açısından gerekli şartlar

Malûl çocuklara, ana-babası
dolayısıyla ölüm aylığı bağlanabilmesi için; sonradan (1)Kurum Sağlık Kurulu kararı ile çalışma gücünü en az % 60 oranında kaybederek
malûl olduğu anlaşılması, (2)5510
s. Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (e) bentleri hariç
bu Kanun kapsamında veya yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmaması ve (3)kendi sigortalılığı nedeniyle gelir
veya aylık bağlanmamış olması gerekmektedir(md. 34). Malûl çocuklara aylık
bağlanabilmesi için ayrıca yaş, evli olmama gibi şartlar getirilmemiştir.
Dolayısıyla 25 yaşını doldurmuş erkek çocuklara ya da evli olan kız çocuklarına
malûl olmaları ve belirtmiş olduğumuz diğer iki koşulu yerine getirmeleri
şartıyla ana-babaları dolayısıyla ölüm aylığı bağlanabilir.

e - Ana-baba açısından gerekli şartlar

Ana-babaya, çocukları nedeniyle
ölüm aylığı bağlanabilmesi için; (1)Hak
sahibi eş ve çocuklardan artan hisse bulunması(ana ve babanın 65 yaşın
üstünde olması halinde ise artan hisseye bakılmaz), (2) her türlü kazanç ve irattan elde etmiş olduğu gelirinin asgari
ücretin net tutarından daha az olması ve (3) diğer çocuklarından hak
kazanılan gelir ve aylıklar hariç olmak üzere gelir ve/veya aylık bağlanmamış
olması şartıyla aylık bağlanır.

Avukat Erdoğan KAYA]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/px8v7x1ia84hf137201514045.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/px8v7x1ia84hf137201514045.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/avukat-erdogan-kaya-yazdi-olum-ayligi-dul-ve-yetim-ayligi-sartlari/3713/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Jul 2015 14:01:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı; Sigortalılığın Başlangıcı ve Önemi (2)</title>
			<description><![CDATA[Sigortalılık başlangıcı ve önemine ilişkin ilk yazımızda konuya ilişkin açıklamalar getirmiştik. Bu yazımızda da konuya ilişkin açıklamalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.]]></description>
		    <news><![CDATA[Sigortalılık
başlangıcı ve önemine ilişkin ilk yazımızda konuya ilişkin açıklamalar
getirmiştik. Bu yazımızda da konuya ilişkin açıklamalarımıza kaldığımız yerden
devam ediyoruz.

2- Serbest
Çalışanların(Bağ-Kur(4/1-b) Kapsamındaki Kişiler) Sigortalılık Başlangıcı

Bağ-Kur(4/1-b)
kapsamında sigortalı sayılanların sigortalılıkları;

-              
Gelir vergisi mükellefi olanlar ile şahıs
şirketlerinden kolektif, adi komandit şirketlerin komandite ve komanditer
ortakları ve donatma iştiraki ortaklarının vergi mükellefiyetlerinin
başladıkları tarihten,

-              
Sermaye şirketlerinden limited şirket ortakları ile
sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin komandite ortaklarının,
şirketin ticaret sicil memurluklarınca tescil edildikleri tarihten,

-              
Anonim şirketlerin yönetim kurulu üyesi olan
ortaklarının yönetim kuruluna seçildikleri tarihten,

-              
Gelir vergisinden muaf olanların esnaf ve sanatkâr
siciline kayıtlı oldukları tarihten,           -            Tarımda kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar
için tarımsal faaliyetlerinin kanunla kurulu ilgili meslek kuruluşlarınca veya
kendilerince, bir yıl içinde bildirilmesi halinde kaydedildiği tarihten, bu
süre içinde bildirilmemesi halinde ise bildirimin Kuruma yapıldığı tarihten,

-              
Köy ve mahalle muhtarları için seçildikleri tarihten,

-              
4 üncü maddenin üçüncü fıkrasında belirtilenler için
ise lisans belgesine istinaden fiilen çalışmaya başladıkları tarihten(Burada
kastedilen kişiler 10.07.1953 tarihli ve 6132 s. At Yarışları Hakkında Kanuna
tabi jokey ve antrenörlerdir),İtibaren
başlar.

3- Emekli Sandığı(4/1-c) Kapsamında
Çalışanların Sigortalılık Başlangıcı

Emekli
Sandığı(4/1-c) kapsamında sigortalı sayılanların sigortalılığı göreve
başladıkları veya bu 5510 s. Kanunun 4 üncü maddesinin dördüncü fıkrasının (d)
ve (e) bentleri kapsamındaki okullarda öğrenime başladıkları tarihten itibaren
başlar. (d) bendinde bahsi geçen; “Harp
okulları ile fakülte ve yüksek okullarda, Türk Silâhlı Kuvvetleri hesabına
okuyan veya kendi hesabına okumakta iken askerî öğrenci olanlar ile astsubay
meslek yüksek okulları ve astsubay naspedilmek üzere temel askerlik eğitimine
tâbi tutulan adaylar” kastedilmektedir. (e) bendinde ise “Polis Akademisi ile fakülte ve yüksek
okullarda, Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına okuyan veya kendi hesabına okumakta
iken Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına okumaya devam eden öğrenciler ile polis
nasbedilmek üzere Polis Meslek Eğitim Merkezlerinde polislik eğitimine tabi
tutulan adaylar” kastedilmektedir.

www.gurselavukatlik.comAvukat Erdoğan
KAYA]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2352015164724.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2352015164724.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-sigortaliligin-baslangici-ve-onemi-2/3372/</link>
			<pubDate>Sat, 23 May 2015 16:48:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı;Sigortalılığın Başlangıcı Ve Önemi</title>
			<description><![CDATA[“Sosyal Güvenlik Hakkı” Anayasa`da temel haklar arasında sayılmıştır. Anayasa`nın 60. maddesinde; “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” denilmiştir. Ancak sosyal güvenlik bir hak olduğu gibi aynı zamanda da bir zorunluluktur(özel sigortalı olma durumu hariçtir.). Buna sigortalılığın zorunluluk ilkesi denir.]]></description>
		    <news><![CDATA[“Sosyal
Güvenlik Hakkı” Anayasa`da temel haklar arasında sayılmıştır. Anayasa`nın 60.
maddesinde; “Herkes, sosyal güvenlik
hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve
teşkilatı kurar.” denilmiştir. Ancak sosyal güvenlik bir hak olduğu gibi
aynı zamanda da bir zorunluluktur(özel sigortalı olma durumu hariçtir.). Buna
sigortalılığın zorunluluk ilkesi denir.

Sosyal
güvenliğin kişi açısından hak olmanın yanında yükümlülük olması hali 5510 s.
Kanunun 92 inci maddesinde açıkça ortaya konulmuştur. Buna göre; “Kısa ve uzun vadeli sigorta kapsamındaki
kişilerin sigortalı ve genel sağlık sigortalısı olması, genel sağlık sigortası
kapsamındaki kişilerin ise genel sağlık sigortalısı olması zorunludur. Bu
Kanunda yer alan sigorta hak ve yükümlülüklerini ortadan kaldırmak, azaltmak,
vazgeçmek veya başkasına devretmek için sözleşmelere konulan hükümler
geçersizdir. ” denilmiştir. Buna göre örneğin; işçi ve işveren sigortasız
çalışmaya ilişkin olarak kendi aralarında bir sözleşme yapsa dahi bu sözleşme,
belirtmiş olduğumuz yasal düzenleme nedeniyle geçersiz olacaktır.

Peki sigortalılık başlangıcının ne gibi bir
önemi vardır?

Sigortalılık
başlangıcı kişi açısından çok büyük önem arz etmektedir. Özellikle de kişinin
ilk defa sigortalı olduğu çalışma çok önemlidir. Kişinin, emeklilik için gereken yaş, sigortalılık süresi, prim gün sayısı
vb. ilk sigortalılık tarihine göre hesaplanmaktadır. Ya da doğum borçlanması yapmak isteyen kadının, borçlanma yapabilmesi
için doğumundan önce bir sigorta girişinin bulunması gerekir. Bu nedenle
kişilerin bu noktaya özellikle dikkat etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde pek
çok mağduriyetle karşılaşabilirler.

Sigortalılık
başlangıcı, sigortalılık statüsüne göre genel olarak üçlü bir ayrıma tabi
tutulmuştur. Şimdi sırasıyla bu ayrıma göre konuyu ele alalım.

1-      Hizmet Akdine(İş Sözleşmesine) Göre
Çalışanların Sigortalılık Başlangıcı

SSK(4/1-a) sigortalı statüsünde sayılması
gereken kişilerin sigortalılıkları çalışmaya, mesleki eğitime veya zorunlu
staja başlamayla birlikte başlaması gerekir. Burada açıkça çalışmadan bahsedildiği
için hizmet sözleşmesinin yapıldığı tarih sigortalılık başlangıcı olarak
değerlendirilmeyecektir. Kişinin, fiilen
çalışmamakla birlikte işverenin emrinde hazır bulunması da sigortalılık
başlangıcı için yeterli sayılmaktadır(Prof. Dr. A. Güzel/Prof. A. Rıza
OKUR/Doç. Dr. N. Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik Hukuku, 13. Baskı, İstanbul 2010,
syf. 146).

Burada şunu da
belirtmek gerekir ki mesleki eğitime başlama ve zorunlu staja başlama sigortalılık
başlangıcı olarak değerlendirilse de mesleki eğitim ve zorunlu stajda geçen
süreler  emeklilik(yaşlılık), malûllük,
ölüm sigorta kollarından(yani uzun vadeli sigorta kolları) yararlanma imkanı
sağlamaz. Ancak avukatlık stajında geçen sürelerin borçlanılması yoluyla  avukatlık staj süresinin uzun vadeli sigorta
kollarına(emeklilik(yaşlılık), malûllük ve ölüm) eklenmesi söz konusu olabilir.
Fakat çıraklıkta, meslek liselerinde
eğitim görülürken geçen vb. sürelerin borçlanılması dolayısıyla da emeklilik,
malûllük ve ölüm sigortasında dikkate alınması söz konusu değildir.

İşe deneme süreli olarak alındım. Sigortam
ne zaman başlar?

Deneme süreli
iş sözleşmesi, İş Kanunun 15. maddesinde düzenlenmiştir. Deneme süresi en çok
iki ay olabilir. Ancak toplu iş sözleşmesi ile dört aya kadar uzatılabilir.
Maddede tarafların bu süre içerisinde iş sözleşmesini ihbarsız ve tazminatsız
olarak feshedilebileceği belirtilmiştir. Ancak maddede açıkça işçinin çalıştığı
günler için ücret ve diğer haklarının saklı olduğu açıkça belirtilmiştir. Yine
5510 sayılı Kanuna göre SSK(4/1-a) sigortalıları için çalışmaya başlamak
sigorta başlangıcı için yeterlidir. 

Bu nedenle işçinin deneme süresi içerisinde
de sigortalı olarak gösterilmesi gerekir.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t2cyb14mec8ki1852015114113.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t2cyb14mec8ki1852015114113.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-sigortaliligin-baslangici-ve-onemi/3313/</link>
			<pubDate>Mon, 18 May 2015 11:42:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>ZALİMLER KAÇIYORLAR</title>
			<description><![CDATA[Sevgi Soysal’ın ŞAFAK adlı romanında Oya, göstermelik bir hukuk devletinde gerçek bir Polis devleti şiddetiyle acılara uğrar. İnsanlığın çağlar boyu ]]></description>
		    <news><![CDATA[Sevgi Soysal’ın ŞAFAK adlı romanında Oya, göstermelik bir
hukuk devletinde gerçek bir Polis devleti şiddetiyle acılara uğrar. İnsanlığın çağlar
boyu büyüyen özlemlerinden oluşmuş Anayasal haklar ve özgürlüklerden ne kadarının kendisine
lütfen sunulduğunu bilemez . Gülünç bir nedenle bir misafirlikte yakalanıp, “GİZLİ
TOPLANTI YAPIYORSUNUZ”  suçlamasıyla Emniyete götürülür. Oya, ve polis müdürü Zekai
beyle, büyük bir ilin, bir devlet makamında, Anayasal hak ve özgürlüklerin
güvencesinde bir vatandaş olarak karşı karşıya kalır. Bir insan içinde bulunduğu durumu, muhakeme etmeye başladı
mı, artık kendi aklında tutuklanmıştır. Onu, serbest bıraksalar da, Anayasaların
tarif ettiği o gerçek yaşama dönülmedikçe tutukluluk sürecektir. İnsanlara eşit
koşullar içindeymiş sanısı verip, eşitsizliğin tokadını her istediği zaman yapıştıran bir yönetim, bir
siyasi felsefe, aslında HAPİSHANELERİN EN BÜYÜĞÜDÜR.

Bugün ülkemizde dindar ve kindar yöneticilerin insanlarımızı,
hak ve özgürlüklerimizin cenneti yerine, ilkel çıkar ve yönetim hırslarının
cehenneminde yaşatmaya bayılıyorlar. İnsanları ruhsuz, akılsız, eylemsiz bir
ceset haline getirmek istiyorlar.Görmezden,duymazdan

Geleceksin, dünyayı düzeltmek, BAŞKALARININ TEKERİNE TAŞ
KOYMAK SANA MI KALDI?  Linç ederler, parçalatırlar
adamı !

 En olmayacak bir nedenle yakalarlar seni ve HUKUK DEVLETİNİN
NE OLDUĞUNU ÖĞRETİRLER ADAMA. İktidar bugün ülkemizi POLİS DEVLETİNE götürmek için TBMM’ den
geçirdiği

Güvenlik paketi ile amacını ortaya koymadı mı? Bugünkü
iktidar, özgürlük ,insan hakları,anayasal haklar gibi kavramlardan, kırmızı şal
görmüş boğalar gibi ürkmektedir.

         Polis devleti
kimseye mutluluk getirmemiştir. Devrim tarihini ve yakınımızdaki siyasal olayları karıştırmaya gerek yok. Korku ve acı
yaratarak yönetime heveslenen ve böyle yönetimlerin maşası olanlar da yarattıkları karanlık
dünyadan paylarına düşeni

almaya başlamışlardır. Günümüzde paralelcilerin maşası olan
polis, savcı, hakim,gazeteci ve bürokratların başına gelenler yukarıdaki gerçeği
yansıtmıyor mu?

        Yıllar
öncesine gidersek, VİETNAM  lideri VAN
TİYÖ, televizyonda konuşurken ağlamış. Ajanslar öyle haber vermişlerdi. VAN TİYÖ, aklı
inanç ve duyguların kalın kabukları içinde ölüme bırakıp, kendi düşüncesini
topluma yeterli sayan ve karşı olanları acımasızca kıyıma kalkan yöneticiler
soyundandı. Vietnam halkına yaşamı kuşaklar boyu cehennem edenlerin son
halkası, yabancı çıkarlarıyla iç egemenliğin uyumcularından biriydi.

Güney Vietnam devlet başkanlığından istifa edip,
gece yarısı bir Amerikan nakliye uçağı ile Milliyetçi Çin”e kaçarken kim bilir
nasıl duygular içinde bulunuyordu. Yakınları, ON tonluk Bagajı ile TAYPEH hava
alanına indiği sırada, EGEMENLİĞİN DAHA ZOR, FAKAT  İNSAN 
HAYSİYETİNE YARAŞIR KOŞULLARINI, AKILCI YÖNTEMLERİNİ ÖZLEMİŞMİDİR ACABA?

 LON NOL
Kamboçya’dan kaçarken, Amerikan bankalarından bir milyon dolarlık ödemeemri
çıkartmayı akıl ettiği gibi; YANILTMA,YALAN SÖYLEME, KIŞKIRTMA, BÖLME,DÜŞMANLAŞTIRMA
yöntemleriyle insanlar üzerinde egemenliği sürdürmenin, günün birinde sislerin
dağılmasını, gerçeğin anlaşılmasını önleyemediğini görmüş müdür?

HONDURAS devlet başkanı ,OSWALDO  LOPEZ ARELLANO,yabancı şirketlerden

aldığı rüşvetler yüzünden devrilir
ve halk  “HIRSIZ, HIRSIZ”   DİYE BAĞIRIRKEN,İNANÇ ve duygu
sömürüsünün  saltanatına güvenilemeyeceğini  öğrenmiş midir?....

Aydınların, gerçek bir hukuk devletinde yaşamak özlemlerini
yansıtan kitaplarını

okudukça, başına bir iş gelmese de, insan ta içinden
sarsılıyor. “BANA DOKUNMAYANA YILAN BİN YIL YAŞASIN”  aldırmazlığında, herkesi sokacak kadar yılan
üreyeceğini unutmamalıyız..]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/1aj7j9ctlkfsq165201515821.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/1aj7j9ctlkfsq165201515821.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/zalimler-kaciyorlar/3306/</link>
			<pubDate>Sat, 16 May 2015 15:08:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Erdoğan Kaya Yazdı; Emekliye Zam, Erkeklere Doğum İzni</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[EMEKLİ MAAŞLARINA ZAM-ERKEKLERE DOĞUM İZNİ-6645 SAYILI TORBA YASA

6645 sayılı
“İş Sağlığı Ve Güvenliği Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile getirilen yenilikler konusundaki
açıklamalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu yazımızda
emekli aylıklarına getirilen zamlar ve erkek işçilere eşlerinin doğum yapması
nedeniyle getirilen “doğum izni” konusu üzerinde duracağız.

Emekli Aylıklarına Getirilen Zam

Emekli
aylıklarına zam konusunda, 6645 sayılı Yasanın 58. maddesi ile 5510 s. Kanuna
geçici 65. maddenin eklenmesi ile düzenleme getirilmiştir. İlgili zamdan
sigortalılar ve hak sahibi konumundaki kişiler de yararlanabilecektir.

Tüm sigorta kollarındaki emeklilere zam
yapılmış mıdır?

Maalesef tüm
sigorta kollarındaki emeklilere ilişkin zam yapılmamıştır. Maddede sadece 4/1-a(SSK) ve 4/1-b(Bağ-Kur) kapsamındaki sigortalıların
ve hak sahiplerinin faydalanabileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla
4/1-c(Emekli Sandığı) sigortalıları ve hak sahiplerinin getirilen zamdan
yararlanma imkanı söz konusu olmayacaktır.

Ancak burada
şunu da belirtmek gerekir ki 4/1-a(SSK)
ve 4/1-b(Bağ-Kur)`dan aylık ve gelir alan kişilerin tamamına da artış
olmayacaktır.

Artış miktarı ve şekli nasıl olacaktır?

2015 yılından
önce bağlanmış, 2015 yılı Ocak ödeme döneminde ve Temmuz ödeme döneminde her
yıl düzenli olarak yapılan 6 aylık zamlara göre arttırılmış gelir ve
aylıklardan;

-         
1.000,00
TL(dâhil) ve altında olanlar 100,00 TL tutarında,

-         
1.000,00 TL`nin
üstünde olanlar da 1.100,00 TL tutarında arttırılacaktır.

Görüldüğü
üzere yapılacak zam 2015 yılındaki Ocak ve Temmuz dönemlerinde yapılacak 6
aylık zamlardan sonra 1.100,00 TL`nin altında aylık ve gelir alanların
faydalanmasını sağlayacaktır. Yoksa Ocak ve Temmuz dönemlerindeki zamlarla
1.100,00 TL(dahil)nin üzerinde aylık ve gelir alanlar ilgili maddeyle getirilen
zamdan yararlanamayacaklardır.

2015 yılında
bağlanacak malûllük, yaşlılık(emeklilik) veya ölüm(dul ve yetim) aylıklarının
2015 yılı Ocak ayı itibariyle hesaplanan aylık tutarları yukarıda belirtmiş
olduğumuz şekilde arttırılarak ödenir.

İş kazaları ve
meslek hastalıkları sigortasından hak kazanılan gelirlere esas günlük kazanç
hesabına giren;

-         
Son takvim ayı 2015 yılının birinci yarısına ait
olanlara bağlanacak gelirler, 2015 yılının Ocak ve Temmuz ödeme dönemlerinde
yapılacak yıllık artışlar ve yukarıda belirtmiş olduğumuz artış şekline göre
yapılacak zamma,

-         
Son takvim ayı 2015 yılının ikinci yarısına ait
olanlara bağlanacak gelirler ise Temmuz ayındaki zam ve yukarıda belirtmiş
olduğumuz artış şekline göre yapılacak zamma göre belirlenir.

Yukarıda
belirtmiş olduğumuz artış tutarı;

-         
İş kazaları ve meslek hastalıkları sigortasından
sürekli iş göremezlik geliri almakta olanlara, gelir bağlanmasına esas olan
sürekli iş göremezlik derecesi oranında,

-         
Ölüm dosyalarında hak sahiplerine hisseleri oranında,

-         
Yabancı ülkelerle akdedilen sosyal güvenlik
sözleşmeleri uyarınca kısmî gelir ve aylık almakta olanlara, ülkemiz mevzuatına
tabi olarak geçen prim ödeme gün sayılarının, sosyal güvenlik sözleşmesine göre
nazara alınan toplam prim ödeme gün sayısına olan oranına göre uygulanır.

Erkek İşçilere Doğum İzni

6645 sayılı
Kanunun 35. maddesiyle 4857 sayılı İş Kanuna “Mazeret İzni” başlıklı ek 2.
madde eklenmiştir.

Maddeyle
işçiye; evlenmesi veya evlat edinmesi halinde ya da ana veya babasının, eşinin,
kardeşinin, çocuğunun vefatı halinde üç gün ücretli izin verileceği
düzenlenmiştir.

Yine işçinin, eşinin doğum yapması halinde
işçiye beş gün ücretli izin verilecektir. Böylece memur babalara verilen
ücretli doğum izni hakkından, 4857 s. Kanuna tabi çalışan işçi babaların da
yararlanması sağlanmıştır. 

İlgili
maddeyle işçilerin en az % 75 oranında engelli ve süreğen hastalığı olan
çocuğunun tedavisinde, hastalık raporuna dayalı olarak ve çalışan ebeveynden
sadece biri tarafından kullanılması kaydıyla, bir yıl içinde toptan veya
bölümler hâlinde on güne kadar ücretli izin verilecekti.İlgili madde 6645 sayılı Yasanın Resmi
Gazete`de yayımlandığı tarih olan 23.04.2015 tarihi itibariyle yürürlüğe
girmiştir. Dolayısıyla 23.04.2015 tarihinden sonra belirtilen durumların ortaya
çıkması halinde işçiye belirtilen gün sayısı kadar ücretli izin verilir.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u4d1c36nfd9mk252015155829.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u4d1c36nfd9mk252015155829.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/erdogan-kaya-yazdi-emekliye-zam-erkeklere-dogum-izni/3166/</link>
			<pubDate>Sat, 02 May 2015 15:58:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı;Ev Hizmetlerinde Çalışanların Sigortalılığı</title>
			<description><![CDATA[6552 sayılı “İş Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İle Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun” ya da günlük hayattaki tabiriyle Torba Yasa, pek çok konuda]]></description>
		    <news><![CDATA[6552 Sayılı Torba
Yasa-Ev Hizmetlerinde Çalışanların Sigortalılığı

6552 sayılı
“İş Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması
İle Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun” ya da günlük
hayattaki tabiriyle Torba Yasa, pek çok konuda hayatımıza yenilikler
getirmiştir. Yenilik getirilen konulardan biri de ev hizmetlerinde çalışanların
sigortalılığı konusudur. İlgili Kanunun, ev hizmetlerinde çalışanların sigortalılığını
düzenleyen maddesi 01.04.2015 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiş bulunmaktadır.

Ev hizmeti nedir?

Ev hizmetinin
ne olduğu ve neleri kapsadığına ilişkin olarak çıkarılan tebliğde(Ev
Hizmetlerinde 5510 Sayılı Kanunun Ek 9 uncu Maddesi Kapsamında Sigortalı
Çalıştırılması Hakkında Tebliğ) tanımlama yapılmıştır. Buna göre ev hizmeti;
“Ev içerisinde yaşayan aile bireyleri tarafından yapılabilecek temizlik, yemek
yapma, çamaşır, ütü, alışveriş, bahçe işleri gibi gündelik işler ile çocuk,
yaşlı veya özel bakıma ihtiyacı olan kişilerin bakım işlerinin aile bireyleri
dışındaki kişiler tarafından yapılmasını ” şeklinde tanımlanmıştır. 

Söz konusu
düzenlemede, ev hizmetinde çalışanların çalışma sürelerine göre ikili bir
ayrıma gidilmiştir. Buna göre (1)çalışma
süresi 10 günden az olanlar ve (2)çalışma
süresi 10 gün ve üzerinde olanların sigortalılığı şeklinde ayrım
yapılmıştır. İlgili ayrıma dikkat edilmesi gerekir yoksa bu kişileri
çalıştıranlar açısından idari para cezası ile karşılaşmak çok olasıdır. 

Şunu da önemle belirtmek gerekir ki 5510 s.
Kanun Ek 9. maddesinde sağlanan imkândan sadece gerçek kişiler yararlanacak olup,
tüzel kişilerin bu maddeden yararlanması durumu söz konusu olmayacaktır(İlgili Tebliğ
md. 2).

1-      10 Gün ve Üzeri Çalışanların Sigortalılığı

Ev
hizmetlerinde işveren yanında 10 gün ve daha fazla süreyle çalışanlar, Kanunun
ek 9 uncu maddesinin birinci fıkrası gereğince 01.04.2015 tarihinden itibaren ücretle ve sürekli çalışma şartı aranmadan
4/1-a(SSK) sigortalılarına sağlanan haklardan aynı şekilde yararlanacaktır.
Yani haklarında kısa vadeli sigorta kolları, uzun vadeli sigorta kolları, genel
sağlık sigortası ve işsizlik sigortası hükümleri uygulanacaktır. 

 Bir
kişiyi ev hizmetlerinde 10 gün ve üzerinde çalıştıran kişiler de “işveren”
olarak nitelendirilecektir(İlgili tebliğ md. 1).

Sigortalılık başlangıç tarihi ve bildirimi

Ev
hizmetlerinde 10 gün ve daha fazla süre ile çalışanların bildirimi &#147;”Ev
Hizmetlerinde 10 Gün ve Daha Fazla Çalıştırılacaklara İlişkin Bildirge” ile
yapılır. Bildirgedeki işe giriş tarihi sigortalılık başlangıç tarihidir. İşverenlerin bu bildirgeyi çalışmanın
başladığı ayın sonuna kadar ikamet ettikleri yere en yakın üniteye vermeleri
zorunludur. Bahsi geçen bildirge&#148; dışında yapılan bildirimler Kurumca
geçerli sayılmayacaktır.

Ev
hizmetlerinde ay içerisinde 10 gün ve daha fazla süre ile çalışan
sigortalıların bildirimi ve sigorta primlerinin ödenmesi ile ilgili olarak
işveren açısından bildirgenin doldurulup sigortalı ile birlikte imzalandıktan
sonra ünitelere müracaat edilmesi yeterli olacaktır(İlgili Tebliğ md. 3).

Kurumca işyeri
numarası oluşturulmayacak, işveren kayıtları T.C. kimlik numarası ile takip
edilecektir. Çalışma gün sayısı ve prime esas günlük kazanç beyana göre
belirlenecektir. Prime esas kazanç 5510 s. Kanunun 82. maddesine göre
belirlenen alt ve üst sınırlar arasında olmak üzere sigortalıya ödenen brüt
ücrete göre belirlenecektir(İlgili Tebliğ md. 3). 

İşverenler
ilgili primleri sigortalı çalıştırdıkları ayı takip eden ayın sonuna kadar
ödeyebileceklerdir(İlgili tebliğ md. 3).

Ödenecek prim tutarı

10 gün ve
üzeri çalışanlar için işverenleri, eğer asgari ücret üzerinden ödeme
yaparlarsa, günlük 13 TL prim ödemesi yapacaklardır.

10 günden fazla 30 günden az çalışılan
sürelerin borçlanılması

Kanunun ek 9 uncu maddesi kapsamında 10 gün ve daha
fazla süreyle çalışması bulunanların ay içindeki çalışmalarının toplamının 30
günden az olması halinde kalan süreler sigortalılar ya da hak sahipleri
tarafından talepte bulunulması halinde Kanunun 41 inci maddesinin (i) bendine
göre borçlanılabilecektir.

2-      10 Günden Az Çalışanların Sigortalılığı

Bu gruptaki
kişiler, iş kazası ve meslek
hastalığı sigortası kapsamında sigortalı sayılacaktır. Bu şekilde sigortalı çalıştıranlar 10 güne (10 hariç)
kadar çalıştırdıkları sigortalılar nedeniyle işveren sayılmayacaklar, bu kapsamda
sigortalı çalıştırdıkları her gün için sigortalı çalıştıranlar prime esas
günlük kazanç alt sınırının % 2’si oranında iş kazası ve meslek hastalığı primi
ödeyeceklerdir(İlgili Tebliğ md. 4). 10 günden az sigortalı çalıştıranlardan
işyeri bildirgesi, sigortalı işe giriş bildirgesi ile aylık prim ve hizmet
belgesi, işten ayrılış bildirgesi düzenlenmesi istenmeyecektir.

10 günden az
çalışmanın tespiti nasıl yapılacaktır?

10 günden az çalışmanın tespitinde günlük 7,5 saatin
altındaki çalışmalar 1 gün olarak kabul edilecektir. 10 günden az çalışılan
süreler birbirini takip eden günler olabileceği gibi ayın farklı günleri de
olabilecektir(İlgili Tebliğ md. 4).

Çalışanın
bildirimi

Ev hizmetlerinde 10 günden az sigortalı olarak
çalışanların bildirimi “Ev Hizmetlerinde 10 Günden Az Sigortalı
Çalıştırılacaklara İlişkin Başvuru Formu” (Ek 2) ile yapılacaktır. Form
çalışmanın geçtiği ayın sonuna kadar ünitelere verilecektir(İlgili Tebliğ md.
4). Ev hizmetlerinde 10
günden az sigortalı olarak çalışanların bildirimi bu kişileri çalıştıranlar
yönünden internet aracılığı ile de yapılabilecektir.

Çalıştırılan
gün sayısının 9 günü geçmesi

Ev hizmetinde 10 günden az çalıştırılan kişinin
çalışma süresi daha sonra 9 günü geçmesi halinde bu defa 10 gün ve fazla
sürelerle çalıştırılanlara ilişkin hükümler uygulanmaya başlayacaktır.

Burada şunu belirtmek gerekir ki ay içindeki çalışması
birden fazla işveren yanında geçen; ancak her bir çalışması tek başına 10
günden az olan kişilerin uzun vadeli ve sağlık sigortası primlerini yine
kendisi ödeyecektir.

Uzun vadeli
sigorta kolları ve genel sağlık sigortasının ödenmesi

Yukarıda belirtmiş olduğumuz üzere bu kişileri
çalıştıranlarca, sadece iş kazası ve meslek hastalığına ilişkin primler
ödenecektir. Eğer 10 günden az sigortalı çalışanlarca, uzun vadeli sigorta
kolları ile genel sağlık sigortası primini takip eden ayın sonuna kadar
ödemeleri halinde, uzun vadeli sigorta kolları ve genel sağlık sigortası
yardımlarından da yararlanabilecektir. Sigortalıların
uzun vadeli sigorta kolları ve genel sağlık sigortası priminin kendileri
tarafından ödenebilmesi için ev hizmetlerinde aynı ya da farklı çalıştıran
yanında en az 1 gün, en fazla 9 gün süre ile çalışması yeterli olacaktır(İlgili
Tebliğ md. 4). 

Ödenecek
prim tutarı

10 günden az
çalışanlar için işverenleri, eğer asgari ücret üzerinden ödeme yaparlarsa 2015
yılının Haziran ayına kadar günlük 80 Krş., 2015 yılının 2. Aylık döneminde ise
günlük 85 Krş. ödeme yapacaktır.

Ev hizmetinde çalışanın akraba olması
haline ilişkin farklı bir düzenleme getirilmiştir.

Buna göre;
aynı evde oturan üçüncü derece dâhil bu dereceye kadar hısımlar tarafından ev
hizmeti işlerini yapanlar ek 9 uncu madde kapsamında sigortalı sayılmayacaktır.
Ancak, üçüncü dereceye kadar olan akrabalar dışından olup ev hizmeti nedeniyle
işe alınan, aynı evde yaşayanlar ek 9 uncu madde kapsamında sigortalı
sayılacaktır(Ev Hizmetlerinde 5510 Sayılı Kanunun Ek 9 uncu Maddesi Kapsamında
Sigortalı Çalıştırılması Hakkında Tebliğ md. 2). Ek 9. maddede sigortalı
sayılmayacaklara ilişkin bir düzenleme olmamakla birlikte, 5510 s. Kanunun
“Sigortalı sayılmayanlar” başlıklı 6. maddesine dayanılarak çıkarılan Tebliğde
böyle bir düzenlemeye gidilmiştir. Bu düzenleme ile ev hizmetlerinde
çalışanlara sağlanan sigortalı olma imkânının kötüye kullanılmaması sağlanmaya
çalışılmıştır. Ancak kanaatimizce düzenlemenin bu defa hak kayıplarına sebep
olması durumu söz konusu olabilecektir.  ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x7g4f69qigcpn2042015184531.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x7g4f69qigcpn2042015184531.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-ev-hizmetlerinde-calisanlarin-sigortaliligi/3086/</link>
			<pubDate>Mon, 20 Apr 2015 18:45:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>DOĞUM YARDIMI-6637 SAYILI TORBA YASA 2015</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[6637 sayılı
“Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”
ya da halk arasındaki deyimiyle “Torba Yasa”, 07.04.2015 tarihinde Resmi
Gazetede yayımlanmıştır. Söz konusu Yasa pek çok konuda yenilikler getirmiştir.
Söz konusu Yasa ile evleneceklere çeyiz yardımı, ev alacaklara yönelik devlet
katkısı, doğum yardımı vb. konulara ilişkin düzenlemeler getirilmiştir.

Bu yazımda
getirilen söz konusu yeniliklerden “doğum yardımı” konusu üzerinde duracağım.

Hangi tarihten itibaren söz konusu doğum
yardımından yararlanılabilecektir?

Kanun her ne
kadar 07.04.2015 tarihinde yayınlanmış olsa da doğum yardımına ilişkin madde
15.05.2015 tarihinde yürürlüğe gireceği için bu tarihten önceki doğumlarda söz
konusu doğum yardımından faydalanılamayacaktır. Bu nedenle örneğin 14.05.2015
tarihinde 23:59`da gerçekleşen bir doğum nedeniyle doğum yardımı alınamayacak
iken 15.05.2015 tarihinde 00:00 ve sonrasında gerçekleşen doğumlar nedeniyle
yardım alınabilecektir.

Doğum yardımının tutarı ne olacaktır?

Türk
vatandaşlarına canlı doğan;

İlk çocuğu
için 300 TL,

İkinci çocuğu
için 400 TL,

Üçüncü ve
sonraki çocukları için 600 TL tutarında ödeme yapılacaktır.

Görüldüğü
üzere çocuğun canlı doğması arandığı için kadının düşük yapması nedeniyle
bebeğin ölü doğması halinde söz konusu doğum yardımından yararlanılamayacaktır.
Ancak getirilen düzenlemede canlı doğum yeterli görüldüğü için, bebeğin canlı
doğmasına rağmen kısa bir süre sonra vefatı halinde söz konusu yardımdan
yararlanılabilecektir.

Bu yardım Türk
vatandaşı olan anne veya babaya, her ikisi de Türk vatandaşı ise anneye
yapılır. Doğum yardımı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca belirlenen
zorunlu hâllerde babaya ödenebilir(md. 16/1).

Kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen işçilerden, kapsamında bulundukları bireysel iş
sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre işçinin kendisi veya
eşinin doğum yapması nedeniyle işçiye bir ödeme yapılması kararlaştırılmış
olanlara, kararlaştırılan tutarın bu madde uyarınca yapılacak ödeme tutarından
daha az olması hâlinde sadece aradaki fark ödenir. Kararlaştırılan tutarın bu
maddeye göre yapılacak ödeme tutarından daha fazla olması hâlinde ise bu
maddeye göre ödeme yapılmaz(md. 16/2)

Kamu kurum ve
kuruluşlarında istihdam edilen personele, doğum yardımı ödeneği veya başka bir
ad altında aynı amaçla ilgili mevzuatta öngörülen ödemeler yapılmaz(md. 16/3). Görüldüğü
üzere kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen işçiler dışındaki personele
doğum yardımı yapılmayacaktır.

Çıkma izni almak suretiyle Türk
vatandaşlığını kaybeden kişiler de doğum yardımından yararlanabilecektir.

Maddede; “5901
sayılı Kanunun 28 inci maddesi kapsamına girenler bu madde hükümlerinden aynen
yararlandırılır.” denilerek vatandaşlıktan çıkma izni ile Türk  vatandaşlığından çıkanlar da doğum yardımı
kapsamında sayılmışlardır.

Doğum yardımı,
hiçbir vergi ve kesintiye tabi tutulmaksızın ödenir ve haczedilemez.

Gerçek dışı beyan nedeniyle yersiz alınan
yardımlar

Doğum
yardımından yararlananların gerçek dışı beyanda bulunmaları nedeniyle yersiz
ödemeye sebebiyet verilmesi hâlinde, bu ödemelerin, bir ay içinde ödemenin
yapıldığı tarihten tahsil edildiği tarihe kadar geçen süreye 6183 sayılı
Kanunun 51 inci maddesinde belirtilen gecikme zammı oranında hesaplanacak faiz
ile birlikte iade edilmesi, haksız yararlanana ödeme yapan kurum tarafından bir
yazı ile bildirilir. Bu süre içinde ödeme yapılmaması hâlinde bu alacakların
ilgili vergi dairesine bildirilmesi üzerine anılan Kanun hükümlerine göre takip
ve tahsil edilir(md. 16/5).

Doğum yardımının ödenmesine ilişkin usul ve
esaslar

Doğum
yardımının ödenme esasları ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve
esaslar, altı ay içinde İçişleri Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı,
Dışişleri Bakanlığı ve Hazine Müsteşarlığı görüşleri alınarak Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir.

Doğum Yardımına İlişkin Değerlendirme

Söz konusu
doğum yardımı ile nüfus artışını teşvik etme, doğum nedeni ile harcamaları
artacak ailelere bir nebze de olsa katkı sağlama amacı vb. güdülmüştür. Nüfus
artışında bir azalmanın olduğu sık sık devleti yönetenlerce dile
getirilmektedir. Bu nedenle de doğum oranlarını arttırmak için söz konusu
Yasadaki gibi son dönemde çıkarılan Yasalarla çeşitli teşvikler
getirilmektedir.

Eylül 2014
yılında çıkarılan 6552 sayılı Torba Yasa ile doğum borçlanması konusunda
yenilik ve imkanlar getirilmiştir. Buna göre SSK(4/1-a) kapsamındaki
sigortalılar dışındaki Bağ-Kur(4/1-b) ve Emekli Sandığı(4/1-c) kapsamındaki
kadınlara da doğum borçlanması imkanı getirilmiştir. Ayrıca doğum borçlanması
yapılabilecek doğum sayısı da ikiden üçe çıkarılmıştır. Burada doğum
borçlanması konusuna değinmişken kanaatimce doğum borçlanmasında eksik kalan
bir konuya da değinmek gerekmektedir. Son yeniliklerle doğum borçlanmasında
gerçekten çok önemli imkanlar getirilmiştir. Ancak doğum borçlanmasının yapılabilmesi için halâ doğumdan önce sigortalılık
başlangıcının aranması borçlanma imkanını oldukça kısıtlamaktadır. Halbuki
örneğin askerlik borçlanmasında, sigortalılık başlangıcından önce mi yoksa
sonra mı askerlik yapıldığına bakılmamaktadır. Mağduriyetlerin yaşanmaması için
bu konuda bir düzenleme yapılması gerektiği kanaatindeyim(Konuya ilişkin
olarak detaylı bilgi için “Torba Yasa ve Getirdikleri-1” başlıklı yazıma
bakınız.).]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/3cl9kbevnlhus114201510541.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/3cl9kbevnlhus114201510541.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/dogum-yardimi-6637-sayili-torba-yasa-2015/3025/</link>
			<pubDate>Sat, 11 Apr 2015 10:54:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Erdoğan Kaya Yazdı;İşverenin İşçiden Senet Alması</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[İlk yazımızda
işverenin işçisinden senet almak istemesinin haklı fesih sebebi sayıldığına ve
işçinin senedi imzalaması halinde karşılaşabileceği durumlara ilişkin
açıklamalar getirmiştik. Konuya ilişkin açıklamalarımıza kaldığımız yerden
devam ediyoruz.

İşçiye imzalatılan senet icra takibine konu
edilirse işçi ne yapmalıdır?

İşçi, bu
durumda borçlu olmadığının tespitine yönelik olarak iş mahkemesinde menfi
tespit davası açmak ve davayı açarken icrayı durdurmak amacıyla tedbir
talebinde bulunması gerekmektedir. Dava, işçi-işveren ilişkisinden
kaynaklandığı için iş mahkemelerinin
görev alanına girmektedir(Yargıtay 19. H.D.`nin 2013/12772 E. , 2013/17936
K. sayılı ve 13.11.2013 tarihli kararı).

İşçinin İddiasını İspatı

İş Hukuku;
işçi ve işveren ilişkisinde, işverenin sosyal ve ekonomik bakımından güçlü
olması, işçinin korunması ve işçi lehine yorum ilkeleri dikkate alınarak,
sözleşme hukuku alanında ayrılmış ve farklı kurallar getirerek gelişmiştir.

Kural olarak
senet sebepten mücerrettir. Ancak Ticaret
Hukuku hükümlerine dayalı senetlerin, teminat kaydı içerdiğinde, poliçe, bono
veya çek olsun vasfını kaybetmektedirler(Yargıtay 9. H.D.`nin 2009/40045 E.
, 2012/3124 K. sayılı ve 13.02.2012 tarihli kararı). Taraflar arasında da işçi-işveren ilişkisi olduğu için işçi söz konusu
iddiasını her türlü delil ile ispatlayabilir(Yargıtay 9. H.D.`nin
2012/24793 E. , 2014/25415 K. sayılı ve 08.09.2014 tarihli kararı). Tanık
dinletebilir, yemin deliline vb. dayanabilir. Bu sayede işçi söz konusu
durumdan kendisini kurtarma imkanı bulabilir.

Yargıtay, işverenin işçisiyle, işçinin maaşından
oldukça yüksek rakamlarla alacak-verecek ilişkisine girmesini “hayatın olağan
akışına aykırı” olarak nitelemektedir. Hatta şirket ortağı ve yöneticisi
bir kişiyle girilen benzer ilişkiyi de aynı şekilde nitelemektedir. Yargıtay 9.
H.D. 2010/26372 E. , 2010/25388 K. sayılı ve 23.09.2010 tarihli bir kararında;
“… davalının,
dava dışı işverenin ortağı, yöneticisi ve imza yetkilisi olduğu anlaşılmaktadır.
Ekonomik yönden zayıf olan bir işçinin, işveren olarak gördüğü şirket ortağı ve
yöneticisi ile 40.000 $ bedelli alacak verecek ilişkisine girmesi ve senet
vermesi hayatın olağan akışına uygun değildir. ” şeklinde değerlendirme yapmıştır.

İşveren ve işçi
arasında senetle kurulacak bir ilişkiye kuşkuyla yaklaşmak gerekir(Yargıtay 9.
H.D.`nin 2010/18166 E. , 2012/24338 K. sayılı ve 25.06.2012 tarihli kararı).

İşçinin, önce
icra takibinde borcunu kabul etmesi ve borcu ödemesi ardından da borcu
olmadığına dair dava açması halinde Yargıtay davanın reddi gerektiğini
belirtmiştir(Yargıtay 22. H.D.`nin 2014/10740 E. , 2014/11664 K. sayılı ve
06.05.2014 tarihli kararı). Bu nedenle yapılan işlemlere ve beyanlara dikkat
edilmesi gerekmektedir.

İşçinin İyi Niyetli 3. Kişiye Karşı
Sorumluluğu

Bazen
işverenler, işçilerinden aldıkları senetleri 3. kişilere ciro yoluyla
devretmekte ve işçileri 3. kişilerle muhatap etmektedirler. Bu durumda senedin
teminat senedi olarak verildiğinin ve bedelsiz olduğunun 3. kişiye karşı ileri
sürülebilmesi için 3. kişinin, senedin
ciro edildiği sırada açık, tartışmasız ve somut olarak kötü niyetli olduğunun
ortaya konulması gerekmektedir 

Konuya ilişkin
olarak Yargıtay 19. H.D.`nin 2013/13640 E. , 2013/18866 K. sayılı ve 26.11.2013
tarihli kararında; “… davacının davaya
konu senedin işvereninin manevi baskı ve ısrarı ile teminat senedi olarak
verildiğini ve senedin bedelsiz olduğunu iddia ettiği, tanık M. K.' ın
davacının işvereninin eşi olup, işverenin işçisinden bedelsiz senet alıp kredi
kullanmış olması olgusu karşısında bu tanığın beyanına itimatla yaklaşıldığı,
tanık anlatımları bir arada düşünüldüğünde, banka tüzel kişiliğinin bedelsizlik
iddiasını bilmesi ile banka çalışanlarının bilmesi arasında fark olduğu, bu
konuda banka çalışanlarıyla sıkı ilişkilerin bulunmasından bedelsizlik
iddiasının tüzel kişi olan banka tarafından bilindiği sonucuna varılamayacağı, bu nedenle davalı banka tüzel kişiliğinin
açık, tartışmasız ve somut olarak kötüniyetli olduğu sonucuna varılamadığı
belirtilerek, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından
temyiz edilmiştir.  … usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, 26.11.2013 gününde
oybirliği ile” karar verilmiştir.

İşçinin Vermiş Olduğu Zarar Nedeniyle Sorumluluğu

Peki işçinin
teminat senedi nedeniyle herhangi bir sorumluluğu yok mudur? Ya da bu
sorumluluğun sınırı nedir? İşçinin, işverenine, işverenin araçlarına, mallarına
veya işverenin sorumluluğunu doğuracak şekilde 3. kişilere verdiği zararlar
nedeniyle sorumsuz olduğunu düşünmek söz konusu değildir. 

İşçiden teminat olarak alınan senet
sebebiyle işçinin ve kefilin borcu, işverene verdiği zarar miktarı ile
sınırlıdır(Yargıtay 9. H.D.`nin 2009/40045 E. , 2012/3124 K. sayılı ve
13.02.2012 tarihli kararı).

Görüldüğü
üzere her ne kadar işçiye, senedin teminat olarak alındığına ilişkin ispat
kolaylıkları sağlanmışsa da işçinin de bu konuda temkinli davranması
gerekmektedir. Senet imzalanmak zorunda kalındığında senedin teminat olarak
alındığına ilişkin ibare eklenmesi yukarıda atıf yaptığımız Yargıtay kararında
da belirtildiği üzere senedin, kambiyo senedi olma vasfını kaybetmesine sebep
olmakta bu da işçiye ispat kolaylığı sağlamaktadır.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/kt4q3sve640ca342015102320.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/kt4q3sve640ca342015102320.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/erdogan-kaya-yazdi-isverenin-isciden-senet-almasi/2950/</link>
			<pubDate>Fri, 03 Apr 2015 10:23:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title> MARLON BRANDO VE KIZILDERİLİLER</title>
			<description><![CDATA[Josephine BAKER 1925’te  Paris’e geldiğinde henüz 19 yaşındaydı. Bobino müzikholünde sahneye çıkıp şarkıları ve ]]></description>
		    <news><![CDATA[Josephine BAKER 1925’te  Paris’e geldiğinde henüz 19 yaşındaydı. Bobino müzikholünde sahneye çıkıp şarkıları ve danslarıyla herkesi büyüleyince bu siyah derili kadının ölmezliği üzerine bahislere girilirdi. Yetmişine merdiven dayamış Josephine BAKER 1975'te Follios Bergere de fırtına gibi esen o tatlı kız havasını veriyordu. Ertesi gün Josephino yoktu. Bir kalp krizi ve ölüm. Kulaklarında bir gece önceki alkışlar ve yüzünde mutlu bir rahatlıkla, yirminci yüzyılın gökyüzünde bir yıldızı daha kaydı.Birinci dünya savaşının sonrasında yaşam sevinçlerini eğlence yerlerinde arayanlara en cömert, en katışıksız mutlulukları vermekten ibaret değildi bu siyah derili kadının işi, bize ayrıca insanca duyguların ve düşüncelerin lezzetini tattıran çağdaşımızdı. İkinci Dünya Savaşında (1939-1945) Fransa işgal altında acı çekmeye başlayınca, direnmeye geçen vatanseverler arasına katıldı Josephino BAKER. Afrika Amerika kültürünün bu olgun meyvası, dar günlerde benim işim şarkı söyleme, dans etmek demedi, ben kara ırktan hor görülen ve insanca yaşam hakkını kendi elleriyle almış ,bu kavgaların dışında insanım  demedi.,yer altı sağlık merkezlerinde Kızılhaç hastanelerinde yaşamın gerçek koruyucusu ve savunucusu olarak oradan oraya koştu ve savaş sonrası ünlü * GÖKKUŞAĞI* AİLESİNİ kurdu. Her ırktan,her renkten,her ulustan kimsesiz çocukları evinde toplayıp bir sevgi ve insanlık örneği yarattı bu  KARA ANA. Kardeşçe, dostlukla, sevgiyle yaşan an bir dünya özleminin simgesiydi yarattığı aile. Josephino BAKER böyle bir kara kadındı.            Ya bizim ülkemizde aydın bildiğimiz sanatçılar ülkemizi bölünmeye götürecek acılar çekileceğinden şüphe duyulmayan bir kapalı kutu, halktan gizlenen, AÇILIM PAKETİ adı verilen Kürt Sorunu için Akiller Heyetine katıldılar. Topluma verebilecekleri sosyal bir proje geliştiremediler ki iktidarın projesine balıklama daldılar.             Daha önceki yıl Orhan PAMUK Nobel ödülü alabilmek için ülkemiz aleyhine Ermeni sorunu ile ilgili sözlerini unutmadık. Orhan Pamuk, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu PERİNÇEK’in Ermeni yalanlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde  ülkemizi aklamak için verdiği mücadeleyi görünce yüzü kızarmışmıdır? Aydın insanda sanatçıda bulunması gereken onurun içine ettiler bizimkiler. Cumhuriyet  ve Atatürk’le kavgalı ve bu kavgasını bazen açık,bazen örtülü sürdüren bir iktidarın kirli havuzlarında kendi elleriyle intiharı seçtiler.              Aydın o dur ki, bitmez tükenmez görevinin dünyayı ve yaşamı güzelleştirmek olduğu bilincine sahiptir. Düşüncesi, yazısı, sanatı hep bu amaca yöneliktir. MARLON BRANDO kendisine sunulan OSKAR ödülünü WAUNDED KNEE*de KIZILDERİLİ VATANDAŞLARINA yapılan haksız, çağdışı muameleler yüzünden redd ediyorsa gerçek bir aydın olduğundandır.        Batı dünyasının aydınına, sanatçısına bakın bir de bizim günümüz sanatçı ve aydınlarına. Josephino BAKER ler, Marlon BRANDO’lar yetiştiremeyecek mi bu topraklar, üzüntüm bundandır.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v4e1d36ogeamk2332015105655.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v4e1d36ogeamk2332015105655.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/marlon-brando-ve-kizilderililer/2871/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:41:15 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı İşsizlik Sigortası-İşsizlik Ödeneği</title>
			<description><![CDATA[İşsizlik sigortasına ilişkin önceki yazımızda işsizlik sigortasından sağlanan yardımlar konusuna ilişkin açıklamalar getirmiş, bu yardımlardan işsizlik maaşı(işsizlik ödeneği) konusunda açıklamalar yapmıştık. Konuya ilişkin açıklamalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.]]></description>
		    <news><![CDATA[İşsizlik
sigortasına ilişkin önceki yazımızda işsizlik sigortasından sağlanan yardımlar
konusuna ilişkin açıklamalar getirmiş, bu yardımlardan işsizlik maaşı(işsizlik
ödeneği) konusunda açıklamalar yapmıştık. Konuya ilişkin açıklamalarımıza
kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İşsizlik maaşının(ödeneğinin) kesilmesi
sebepleri nelerdir?

İşsizlik
ödeneği almakta iken;

a) Kurumca
teklif edilen mesleklerine uygun ve son çalıştıkları işin ücret ve çalışma koşullarına
yakın ve ikamet edilen yerin belediye mücavir alanı sınırları içinde bir işi
haklı bir nedene dayanmaksızın reddeden,

b) İşsizlik
ödeneği aldığı sürede gelir getirici bir işte çalıştığı veya herhangi bir
sosyal güvenlik kuruluşundan yaşlılık aylığı aldığı tespit edilen,

c) Kurum
tarafından önerilen meslek geliştirme, edindirme ve yetiştirme eğitimini haklı
bir neden göstermeden reddeden veya kabul etmesine karşın devam etmeyen,

d) Haklı bir
nedene dayanmaksızın Kurum tarafından yapılan çağrıları zamanında cevaplamayan,
istenilen bilgi ve belgeleri öngörülen süre içinde vermeyen, 

sigortalı
işsizlerin işsizlik ödenekleri kesilir(md. 52)

Ancak (c) ve
(d) de öngörülen ödeneklerin kesilme gerekçesinin ortadan kalkması halinde,
işsizlik ödeneği ödenmesine yeniden başlanır. Şu kadarki bu suretle yapılacak
ödemenin süresi başlangıçta belirlenmiş olan toplam hak sahipliği süresinin
sonunu geçemez(md. 52/2). 

Sigortalının
kusurundan kaynaklandığı belirlenen fazla ödemeler yasal faizi ile birlikte geri
alınır. Ölen sigortalı işsizlere ait fazla ödemeler geri tahsil edilmez(md.
50/3).        

b)     Genel Sağlık Sigortasından Yararlanma

5510 s.
Kanunun 60/1-e maddesinde, işsizlik ödeneğinden yararlanan kişilerin aynı
zamanda genel sağlık sigortalısı oldukları belirtilmiştir. Bunlar işsizlik veya
kısa çalışma ödeneğinden yararlanmaya başladıkları tarihten itibaren genel
sağlık sigortalısı sayılır ve Türkiye İş Kurumu tarafından işsizlik ödeneğinin
bağlandığı tarihten itibaren bir ay içinde Kuruma bildirilir(5510 s. K. md.
61/1-d).

Bu kişilerin
de genel sağlık sigortası(GSS) primlerini Türkiye İş Kurumu(İŞKUR) öder(5510 s.
K. md. 87-d).

İşsizlik
maaşı(ödeneği) alınan süre emeklilik yönünden prim gün sayısına eklenir mi?

Her ne kadar
GSS primi, İŞKUR tarafından ödense de işsizlik ödeneği alınan süre emeklilik
yönünden prim gün sayısına eklenmez. Bu dönemde fiili bir çalışma olmadığı için
bu dönemde geçen süre uzun vadeli sigorta kolları açısından prim gün sayısına
eklenmez.

İşsizin bakmakla yükümlü olduğu kişiler de
GSS`den yararlanabilir mi?

İşsizlik
ödeneği alanlar genel sağlık sigortası kapsamında olup bakmakla yükümlü olduğu
kişiler de genel sağlık sigortalısı kapsamında sağlık hizmetlerinden
yararlanabilmektedir.

Türkiye İş
Kurumu tarafından düzenlenen meslek edindirme, geliştirme ve değiştirme
eğitimine katılan kursiyerler, 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi
kapsamında sigortalı sayılırlar ve bunlar hakkında iş kazası ve meslek
hastalığı sigortası ile bunlardan bakmakla yükümlü olunan kişi durumunda
olmayanlar hakkında ayrıca genel sağlık sigortası hükümleri uygulanır(5510 s.
K. md. 5-e)

c)      İş Bulma ve Mesleki Eğitim Yardımı

İşsizlik
sigortasından yapılan yardım olarak, “Yeni
bir iş bulma” , “Meslek geliştirme,
edindirme ve yetiştirme eğitimi ” de sayılmıştır.

Aslına
bakılırsa işsizlik ödeneği her ne kadar önemli bir yardım olsa da sağladığı
fayda geçici niteliktedir. Asıl olan bireyin yeni bir iş bulması ve yeni bir iş
bulabilmesini kolaylaştırmak adına gerekli mesleki ve teknik eğitimlerin
verilmesi oluşturmaktadır. Günümüzde işverenler, işçiye ihtiyaç duysa da
aradıkları vasıflarda kalifiye çalışan bulmakta zorlanmaktadır. İşsizlik
oranları da TÜİK tarafından açıklanan veriler dikkate alındığında hiçte azımsanacak
boyutta değildir. İşte bu noktada verilen eğitimlerin önemi ortaya çıkmaktadır.

Bu konulara
ilişkin olarak gerekli çalışmaları yapmak üzere İŞKUR bünyesinde “İşsizlik
Sigortası Daire Başkanlığı” kurulmuştur(md. 46/4).]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2132015105857.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2132015105857.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-issizlik-sigortasi-issizlik-odenegi/2854/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Mar 2015 10:58:57 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çanakkale İçinde,  Vurdular Beni</title>
			<description><![CDATA[18 Mart 1915 ,Çanakkale Deniz Zaferi, tarihin en eski milletlerinden Türk Milletinin ateşten geçerek benliğini unutmamak, sömürülmemek, ezilmemek ]]></description>
		    <news><![CDATA[18 Mart 1915 ,Çanakkale Deniz Zaferi, tarihin en eski
milletlerinden Türk Milletinin ateşten geçerek benliğini unutmamak, sömürülmemek,
ezilmemek için çığlık çığlığa dirilmesidir. ÇANAKKALE Deniz Zaferi, Birleşik Donanmaya
(İngiliz,Fransız) karşı kazanılan tarihin kaydettiği, Türk’ün ölüm kalım savaşıdır.Çanakkale
nedir, sonuçları ne olmuştur,

üzerinde durmak gerekirse;

    ÇANAKKALE, şair
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi, ileride kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin ön sözüdür.

        ÇANAKKALE, Türk
için olmak, yada olmamaktır.

        ÇANAKKALE, yarı
aç, yarı tok yurtlarını ve insanlıklarını korumanın adıdır.

         ÇANAKKALE, Türk
ordusunun galip geldiği mucizenin ta kendisidir.

        ÇANAKKALE. iç
ve dış iki emperyalist cepheyi, orduyu yabancılara teslim eden bilinçsiz, ufuksuz, sorumsuz anlayışın da yenilmesidir.

        ÇANAKKALE,
hiçbir devletin, hiçbir ordunun,hiçbir silahın yurt sevgisinden ve ulusal onurdan daha yüce olmadığını göstermektir.

        ÇANAKKALE,yalnız
bir kahramanlık destanı değil, kahramanlık sahnelerinin arkasında, bir çok ibret verici, uyarıcı uyandırıcı
olayların gözler önüne serilmesidir.

        ÇANAKKALE, zaferi,bağımsızlığı,
ulusal egemenliği,özgürlüğü, aydınlamayı, Kuvay-ı Milliye Ruhunu ve bilincini kazanmaktır.

        ÇANAKKALE, Balkan
savaşından yıkımla çıkmış, direnecek ruhu olgunlaşmamış büyük olasılıkla Türkiye’nin biteceğinin akılara kazındığı
ibret tablosudur.

        ÇANAKKALE, Gazi Mustafa Kemal’in tarih
sahnesine çıkması,ulusal bir kahraman olarak tanınmasıdır.

        ÇANAKKALE, Birleşik
Donanmanın Çanakkale Boğazını geçip İstanbul’a gelmesi halinde, neler olabileceğini düşündürmektir.

        ÇANAKKALE,
Karadeniz den gelecek Ruslar’ın İstanbul’da İngiliz ve Fransızların Birleşmesi halinde Türk Devletinin sonunun geleceğini
düşündürmektir.

        ÇANAKKALE, 1 m2 ye 6000 merminin düştüğü
yerdir.

         ÇANAKKALE,
uzaktan “Çanakkale içinde,vurdular beni” türküsünü duymaktır.

        ÇANAKKALE,
İngiliz sömürgesi, Avusturalyalıların, Yeni Zelandalıların ulus kavramını öğrenmeleridir.

        ÇANAKKALE,
İngiliz, Fransız yardımının ulaşmaması sonucu, Rusya’da Çarlığın yıkılmasına yol açmaktır.

        ÇANAKKALE,
Müslüman ülkelere (Mısır,Hindistan,Tunus,Cezayir) emperyalizmin yenilebileceğini. göstermektir.

       
ÇANAKKALE,cephe gerisindeki kadın hareketinin Cumhuriyeti hazırlayan en
önemli akımlardan birini görmek demektir.

        ÇANAKKALE, bel
kemiğine saplanmış bir bomba parçası yüzünden, HAYATI BOYUNCA, sırt üstü yatamayan
gazilerin olduğunu bilmektir.

        ÇANAKKALE, dudakları
ve alt çenesi olmadığından hayatları boyunca, bir daha türkü söyleyemeyenlerin, ve bir kadını öpemeyenlerin olduğu
yerdir.

        ÇANAKKALE,
savaşta yaralanan askerlerin, uyuşturucu bulunamadığı için her türlü ameliyatının bağıra bağıra yapıldığı yerin adıdır.

      İnsanlarımız
Çanakkale’de vatan toprağı için şehit ve gazi olanları akşamları sıcacık
yuvalarında çaylarını yudumlarken anlamaya çalışsınlar ki, geldiğimiz durumu gözden
geçirmeye vesile olsun.

       Dedem, Bigadiçli
Mehmet Emin Efendinin de şehitleri arasında bulunduğu,Çanakkale Deniz Zaferinin 100.yılında şehitlerimizi, minnet ve şükran duygularıyla bir kez daha anarken ,ALLAH’TAN rahmet
diliyorum.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/foxlxnq80yt751732015114130.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/foxlxnq80yt751732015114130.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/canakkale-icinde-vurdular-beni/2815/</link>
			<pubDate>Tue, 17 Mar 2015 11:41:31 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Av. Erdoğan Kaya Yazdı İşsizlik Sigortası,İşsizlik Maaşı</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[İşsizlik
sigortasına ilişkin ilk yazımızda, işsizlik oranları ve işsizlik sigortası
kapsamında sayılan ve sayılmayan kişileri belirttik. Konuya ilişkin
açıklamalarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu yazımızda işsizlik
sigortası primleri ve işsizlik sigortasından yararlanabilmek için gereken
koşullar üzerinde duracağız.

İşsizlik
sigortasından sağlanan yardımlardan faydalanabilmek için öncelikle işsizlik
sigortası priminin ödenmesi gerekmektedir. İlk yazımızda belirttiğimiz üzere
4447 s. Kanunun 46. maddesi kapsamında işsizlik sigortası kapsamında yer alan
sigortalılar için sigortalının kendisi, işveren ve devlet işsizlik sigortası
primi öder. Sigortalıların, prime
esas aylık brüt kazançlarından % 1 sigortalı, % 2 işveren ve %1 Devlet payı
olarak alınır(md. 49). Burada şunu belirtmek gerekir ki 2002 yılına kadar
işsizlik sigortası prim oranı, işveren için % 3, işçi ve devlet için % 2 olarak
uygulanmıştır. Daha sonra ise önce 2002,2003 ve 2004 Bütçe Kanunları ile geçici
olarak daha sonra ise 5234 s. Kanun ile kalıcı olarak prim oranları sigortalı
için % 1, işveren için % 2 ve devlet için % 1 olarak belirlenmiştir(Prof.
Dr. A. Güzel/Prof. A. Rıza OKUR/Doç. Dr. N. Caniklioğlu, Sosyal Güvenlik
Hukuku, 13. Baskı, İstanbul 2010, syf. 637).  İsteğe bağlı
sigortalılardan işsizlik sigortası primini ödeyenlerden ise % 1 sigortalı ve %
2 işveren payı alınır 

İşverenler,
işsizlik sigortasına ilişkin prim yükümlülükleri nedeniyle sigortalıların
ücretlerinden herhangi bir indirim veya kesinti yapamazlar.

Herhangi bir nedenle işçinin sigortalılık
durumunun sona ermesi halinde, o ana kadar işçiden ve işverenden kesilen
işsizlik sigortası primleri ile Devlet payı iade edilmez. Yani söz konusu primler
yatırılmış ancak işçi, işsizlik sigortasından dolayısıyla işsizlik
maaşından(işsizlik ödeneği) yararlanamasa bile primlerin iadesi için ne işçi ne
de işveren tarafından talepte bulunulamaz.

İşsizlik sigortası gelirleri vergiye tabi
değildir. Bu gelirlerden hiçbir vergi, resim ve harç kesintisi yapılamaz(md.
49).

İŞSİZLİK SİGORTASINDAN YARARLANMANIN
KOŞULLARI

1-     
Belirli Süre Sigortalı Olarak Çalışma ve Prim Ödem 

Kanun koyucu işsizlik sigortasından
sağlanan yardımlardan faydalanabilmek için belirli süre sigortalı olarak çalışma
ve prim ödeme koşulları getirmiştir. Buna göre; sigortalının iş sözleşmesinin
sona ermesinden önceki üç yıl içinde en az altı yüz gün sigortalı olarak
çalışıp işsizlik sigortası primi ödenmiş ve işten ayrılmadan önceki son yüz
yirmi gün içinde prim ödeyerek sürekli çalışılmış olması gerekir.

Burada şu hususu belirtmek gerekir ki 120
gün kesintisiz çalışma koşulu işsizlik sigortasından yararlanmayı oldukça
kısıtlamaktadır. Kanaatimce bu koşul sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerine
aykırı niteliktedir.

Ancak şu durumlarda; hizmet akdi devam etmekle birlikte hastalık, ücretsiz izin,
disiplin cezası, gözaltına alınma, hükümlülükle sonuçlanmayan tutukluluk hali,
kısmi istihdam, grev, lokavt, genel hayatı etkileyen olaylar, ekonomik kriz,
doğal afetler nedeniyle çalışılmayan dolayısıyla prim ödenmeyen süreler
işsizlik sigortasından faydalanmak için aranan 120 günlük süresinin hesabında kesinti
olarak sayılmaz.

2-     
İş Sözleşmesinin Belirli Nedenlerle Sona Ermesi

a)     
İş sözleşmesinin işveren tarafından süreli fesih yoluyla
sona erdirilmesi

4857 s. İş Kanununun 17. maddesi, 854 s. Deniz İş Kanununun
16. maddesine ve 5963 s. Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki
Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 6. maddesinde belirtilen bildirim
sürelerine göre işveren tarafından feshedilirse diğer aranan şartların varlığı
halinde işsizlik sigortasından sağlanan yardımlardan faydalanılabilir(md. 51).

b)    
İş sözleşmesinin işçi tarafından haklı nedenle sona
erdirilmesi

Hizmet akdi, süresi belli olsun veya olmasın sürenin
bitiminden önce veya bildirim önelini beklemeksizin 4857 s. İş Kanununun 24
üncü maddesinin (I), (II) ve (III) numaralı bentlerine veya 854 s. Deniz İş
Kanununun 14 üncü maddesinin (II) ve (III) numaralı bentlerine veya 5953 s.
Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi
Hakkında Kanunun 7 nci maddesi ile 11 inci maddesinin birinci fıkrasına göre
sigortalı tarafından feshedilmiş olmak kaydı ve diğer şartların varlığı halinde
işsizlik sigortasından yararlanılabilir(md. 51). Basın Mesleğinde Çalışanlarla
Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanununa göre
çalışanların fesih hakkını düzenleyen 7. maddesine göre “Gazeteci en az
bir ay evvel işverene yazılı ihbarda bulunmak suretiyle iş akdini her zaman
feshedebilir. ” denilmiştir. Bu durum işsizlik
sigortasından yararlanmaya ilişkin olarak basın çalışanlarına getirilmiş
istisnai bir düzenlemedir.

c)     
İş sözleşmesinin işveren tarafından haklı nedenle sona
erdirilmesi

İş sözleşmesi ister belirli süreli ister belirsiz süreli
olsun, işverenin, sözleşmeyi işçinin ahlak ve dürüstlük kurallarına aykırılık
halleri dışında(İş Kanunu md. 25/I,III, Deniz İş Kanunu md. 14/III ve Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki
Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 12/I`e göre)  bir sebeple sona erdirmesi hallerinde diğer
aranan şartların da varlığı kaydıyla işçi işsizlik sigortasından sağlanan
haklardan yararlanabilir(md. 51).

d)    
Belirli süreli iş sözleşmesinin sona ermesi

İş sözleşmesinin belirli süreli olması halinde, bu
sürenin bitimi nedeniyle işsiz kalmak, 854 sayılı Deniz İş Kanununun 7 nci
maddesinin (II) numaralı bendinde belirtilen hizmet akdinin belirli bir sefer
için yapılmış olması nedeniyle sefer sonunda işsiz kalma durumunda diğer aranan
şartların da gerçekleşmesi kaydıyla işsizlik sigortasından faydalanılabilir(md.
51).

e)      
İşyerinin devri, kapatılması veya
niteliğinin değişmesi nedeniyle işsiz kalınması

İşçinin, işyerinin el değiştirmesi veya başkasına
geçmesi, kapanması veya kapatılması, işin veya işyerinin niteliğinin değişmesi
nedenleriyle işten çıkarılmış olması, 854 sayılı Deniz İş Kanununun 14 üncü
maddesinin (IV) numaralı bendindeki nedenlerle işsiz kalması hallerinde diğer
aranan şartların da gerçekleşmesi kaydıyla işsizlik sigortasından
faydalanılabilir(md. 51).

f)      
İşyerinin özelleştirilmesi nedeniyle işsiz
kalmak

24/11/1994 tarihli ve 4046 sayılı Özelleştirme
Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 21 inci maddesi kapsamında işsiz kalınması
ve diğer şartların da varlığı şartıyla işsizlik sigortasından faydalanılabilir(md.
51).]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/dmvjvlo6xws5393201595757.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/dmvjvlo6xws5393201595757.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/av-erdogan-kaya-yazdi-issizlik-sigortasi-issizlik-maasi/2762/</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2015 09:57:57 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kırmızılı Kadın Tomalara Karşı</title>
			<description><![CDATA[Ey kahraman Türk kadını,*SEN YERDE SÜRÜNMEYE DEĞİL,OMUZLAR ÜZERİNDE  GÖKLERE YÜKSELMEYE LAYIKSIN* Mustafa ]]></description>
		    <news><![CDATA[Ey kahraman Türk kadını,*SEN YERDE SÜRÜNMEYE DEĞİL,OMUZLAR ÜZERİNDE  GÖKLERE YÜKSELMEYE LAYIKSIN* Mustafa Kemal ATATÜRK. 8 Mart 1858. 157 yıl önce Amerika nın Newyork kentinde bir tekstil fabrikasında yanarak hayatını kaybeden işçi kadınların anısına,o tarihten bu güne her türlü sömürü baskı ve haksızlığa karşı direnen tüm kadınların mücadelesine ışık oldu. Kurtuluş savaşımızda emperyal işgalcilere karşı cephede savaşan erkeklere Yardımcı olmak için analarımızın,bacılarımızın verdiği mücadele unutulabilir mi. Gerektiğinde cepheye cephane taşıyan,yaralı askerlerin bakımı ve tedavisi için cephe gerisinde hemşirelik yapan,askerin söküğünü diken,çorap ören,iç çamaşırı diken eli öpülesi kadınlarımız,bugün bağnaz ve gerici iktidarın hedefindedir.AKP iktidarı kadını eve kapatmayı aklına koymuştur.İlk adımı kadınları,genç kızları ve nihayet ilkokul çağındaki bebeleri *ÖZGÜRLÜK* adını taktıkları TÜRBANA soktular.Arkası kimsenin itiraz edemeyeceğini düşündükleri *DİNİ REFERANS*larla kadını sözde koruma adına çalışma hayatından uzaklaştırma önlemleri geldi.Okulu,sokağıişyerini kadınlara kapatabilmek hayalleri arasındadır.Kadınlarımız ağır bir travma altındadır.Ruh sağlıkları,psikolojileri her geçen gün bozuluyor. O kadınlar ki, Cumhuriyetin nimetlerinden yararlandılar,okudular.Doktor,hemşire, öğretmen,subay,hakim,savcı,milletvekili hatta iş kadını oldular.Dev şirketlerde CEO Oldular.Kariyer sahibi oldular.Bugün hayatın her alanında erkeklerle yarışıyorlar.Erkeklerden geri kalmadıklarını gösteriyor ve haykırıyorlar.Hayatın içinde biz de varız diyerek.En az erkekler kadar dirençli ve güçlüler.Gezi olaylarında ki o kırmızılı kadını hatırlayın, gezi direnişinin sembolü olmuş,hafızalara ve gönüllere kazınmıştı.TUNÇ BİR HEYKEL GİBİ AYAKTA KALDI,TOMALARIN SUYUNA KARŞI. Cumhuriyet döneminde 92 yılda kadının kazandığı haklara göz diken,kadını iş hayatından uzaklaştırmak için*YARIM GÜN ÇALIŞMA* vs gibi kırmızı gül tomurcukları arkasında sinsi tuzaklar hazırlayan iktidarın yalanlarına kadınlarımız aldanmamalıdır. CENNET ANALARIMIZIN AYAĞI ALTINDA kabilinden sözlerle kadınlarımızı İstismar eden duygu sömürücülerine aldanmamak gerek.13 yıldır kadına reva gördükleri muameleyi  biliyor kadınlarımız,iktidarları zamanında kadına karşı şiddet %1400 artmıştır. Her gün gazetelerde,televizyonlarda en ufak demokratik hakkı için sokağa çıkan kadınlarımızı yerlerde sürükleyen polis hangi ülkenin polisidir. Yakın zamanda hunharca öldürülen ÖZGECAN ın yarası kabuk bağlamadı henüz yüreklerimizde.Kadın erkek eşitliği fıtrata ters,diyen kim hatırlayınız.Kadınlarımız,kızlarımız ayaklarının üzerinde durmak,çalışarak elde ettikleri  ekonomik özgürlüklerini,kariyerini,erkeğe karşı alın teriyle kanınızla,canınızla sahip oldukları konumu kaybetmemek  istemiyorlarsa iktidarın yalanlarına kanmamalılar.Bugün kadınlarımızı Çanakkale de,Kurtuluş savaşımızda olduğu gibi dişe diş bir kavga bekliyor.İktidara karşı. Kadınlarımız iktidarın kadına bakışını,uygulamalarını bugünden sonraki özlemlerini hayatın içinde yaşayarak öğrendiler. Kadınlarımıza bugün sahip oldukları hakları tanıyan Gazi Mustafa Kemal  ATATÜRK' tür. Kadınlarımız kendilerini ortaçağ karanlığının trenine bindirmek için kendilerini GAR a çağıran gerici ideolojiye 7  Haziran 2015 seçimlerinde öyle bir ders vermeliler ki ömür boyu unutmasınlar. Alkışlar kadınlarımıza,kızlarımıza 8 MART  2015 KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN. ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6focoehyqplxv632015114732.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6focoehyqplxv632015114732.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/kirmizili-kadin-tomalara-karsi/2736/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Mar 2015 11:47:32 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>İşsizlik Sigortası Av. Erdoğan Kaya Yazdı</title>
			<description><![CDATA[TÜİK(Türkiye İstatistik Kurumu), Kasım ayı “İşgücü İstatistikleri”ni açıkladı. Buna göre; Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2014 yılı Kasım döneminde 3 milyon 96 bin kişi olarak belirlendi. İşsizlik oranı ise %10,7 seviyesinde gerçekleşti. İşsizlik oranı erkeklerde ]]></description>
		    <news><![CDATA[TÜİK(Türkiye
İstatistik Kurumu), Kasım ayı “İşgücü İstatistikleri”ni açıkladı. Buna göre; Türkiye
genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2014 yılı Kasım döneminde
3 milyon 96 bin kişi olarak belirlendi. İşsizlik oranı ise %10,7 seviyesinde
gerçekleşti. İşsizlik oranı erkeklerde %9,7 , kadınlarda ise %13 oldu. Aynı
dönemde; tarım dışı işsizlik oranı %12,7 olarak tahmin edildi. 15-24 yaş
grubunu içeren genç işsizlik oranı %19,9 iken, 15-64 yaş grubunda bu oran %10,9
olarak gerçekleşti. Halbuki işsizlik oranı Ekim ayında % 10.4 seviyesindeydi.
İşsizlik rakamları böylece son 4 yılın zirvesine çıkmış durumdadır(www.milliyet.com.tr, “3.1 Milyon Kişi İş
Peşinde”, 17.02.2015). Görüldüğü üzere işsizlik rakamları hiçte azımsanacak
boyutta değildir. Giderek de artmaktadır. Bu nedenle bu yazımızda işsizlik
sigortası-işsizlik maaşı(işsizlik ödeneğini) konusunu ele alma ihtiyacı duydum.

İşsizlik,
“çağın vebası” olarak nitelendirilmektedir. İşsizlik, niteliği ve sonuçları
dikkate alınarak sosyo-ekonomik bir risk olarak değerlendirilir. İşsizliğin
sosyo-ekonomik bir risk olması nedeni ile bireyleri bir nebze de olsa söz
konusu riske karşı koruma ihtiyacı duyulmuştur. Böylelikle işsizlik sigortası
kavramı ortaya çıkmıştır. İşsizlik sigortası, ilk kez 1911 yılında yasayla Birleşik
Krallıkta kurulmuştur(Prof. Dr. A. Can TUNCAY/Prof. Ömer EKMEKÇİ, Sosyal
Güvenlik Hukuku Dersleri, 15. Baskı, İstanbul 2012, syf. 505). Ülkemizde ise
işsizlik sigortası ilk kez 25.08.1999 tarih ve 4447 sayılı Kanunla kurulmuştur.
Söz konusu düzenlemenin yürürlük tarihi ise 01.06.2000 yılı olmuştur. Görüldüğü
üzere işsizlik sigortası kavramı Ülkemizde oldukça geç yasalaşmıştır.

4447 s. K.`da
işsizlik sigortasının tanımı yapılmıştır. Buna göre işsizlik sigortası; “Bir
işyerinde çalışırken, çalışma istek, yetenek, sağlık ve yeterliliğinde olmasına
rağmen, herhangi bir kasıt ve kusuru olmaksızın işini kaybeden sigortalılara
işsiz kalmaları nedeniyle uğradıkları gelir kaybını belli süre ve ölçüde
karşılayan, sigortacılık tekniği ile faaliyet gösteren zorunlu sigortayı ” ifade
ettiği şeklinde tanımlanmıştır(md. 47).

İşsizlik
maaşı(işsizlik ödeneği) da işsizlik sigortası kapsamında yapılan yardımlar
kapsamındadır. Kanunda “işsizlik ödeneği” olarak geçmektedir. Ancak işsizlik
maaşı, işsizlik parası vb. şekillerde tabir edilmektedir. İşsizlik ödeneğine
ilişkin olarak gerekli açıklamaları yazımızın devamında yapacağız.

Kimler İşsizlik Sigortası Kapsamındadır?

Kimlerin
işsizlik sigortası kapsamında sayılacaklarına ilişkin olarak 4447 s. K.`nun 46.
maddesinde sayılmıştır. İşsizlik sigortası kapsamına; 5510 sayılı Kanununun 4
üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile ikinci fıkrası kapsamında olanlardan
bir hizmet akdine dayalı olarak çalışan sigortalılar, 4857 sayılı Kanuna göre
kısmi süreli iş sözleşmesi ile çalışanlardan 5510 sayılı Kanunun 52 nci
maddesinin birinci fıkrası kapsamında işsizlik sigortası primi ödeyen isteğe
bağlı sigortalılar ile aynı Kanunun ek 6 ncı maddesi kapsamındaki sigortalılar
ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun geçici 20 nci maddesinde açıklanan
sandıklara tabi sigortalılar girer. Buna göre 5510 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin 2 inci fıkrasında sayılanlardan hizmet akdine tabi çalışanlar da
sayıldığı için;

-     İşçi sendikaları ve konfederasyonları ile
sendika şubelerinin başkanlıkları ve yönetim kurullarına            seçilenler,
          -    Bir veya birden fazla
işveren tarafından çalıştırılan; film, tiyatro, sahne, gösteri, ses ve saz
sanatçıları ile müzik, resim, heykel, dekoratif ve benzeri diğer uğraşları
içine alan bütün güzel sanat kollarında çalışanlar ile düşünürler ve yazarlar,
          -  Mütekabiliyet esasına dayalı olarak
uluslararası sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülke uyruğunda olanlar hariç
olmak üzere, yabancı uyruklu kişilerden hizmet akdi ile çalışanlar,
           -  2/7/1941 tarihli ve 4081 sayılı Çiftçi
Mallarının Korunması Hakkında Kanuna göre çalıştırılanlar,
           - 24/4/1930 tarihli ve 1593
sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanununda belirtilen umumî kadınlar,
           - Milli Eğitim Bakanlığı
tarafından düzenlenen kurslarda usta öğretici olarak çalıştırılanlar, kamu
idarelerinde ders ücreti karşılığı görev verilenler ile 657 sayılı Devlet
Memurları Kanununun 4 üncü maddesinin (C) bendi kapsamında çalıştırılanlar,hakkında da
işsizlik sigortasına ilişkin hükümler uygulanır.

Kimler İşsizlik Sigortası Kapsamı
Dışındadır?

Konuya ilişkin
olarak 4447 sayılı Kanununun 46. maddesinde yapılan tarife göre Bağ-Kur(4/1-b)
ve Emekli Sandığı(4/1-c) mensupları işsizlik sigortası kapsamı dışındadır.
Maddede kapsam dışında olanlar ; “5510 sayılı Kanunun; 4 üncü maddesinin
birinci fıkrasının (b) ve (c) bentleri, ikinci fıkrası kapsamında olanlardan
bir hizmet akdine dayalı olarak çalışmayanlar ve üçüncü fıkrası, 5 inci, 6 ncı
ve geçici 13 üncü maddeleri kapsamında olanlar ile 506 sayılı Sosyal Sigortalar
Kanununun geçici 20 nci maddesi kapsamında olmakla birlikte memur veya
22/1/1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi sözleşmeli
statüde bulunanlar ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk
Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanunu, 3466 sayılı
Uzman Jandarma Kanunu, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2547 sayılı
Yüksek Öğretim Kanunu, 2914 sayılı Yüksek Öğretim Personel Kanunu, 233 ve 399
sayılı kanun hükmünde kararnameler ile 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye
tabi kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilat kanunlarındaki hükümlerine göre
sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar (18/5/1994 tarihli ve 527 sayılı Kanun
Hükmünde Kararnamenin 31 inci maddesi kapsamında yer alan sözleşmeli personel
dâhil) ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre geçici personel statüsünde
çalıştırılanlar bu Kanun kapsamına dahil değildir.” şeklinde sayılmıştır.

Takip eden
yazımızda konuya ilişkin açıklarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/4dmalcfwomivt232015115040.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/4dmalcfwomivt232015115040.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/issizlik-sigortasi-av-erdogan-kaya-yazdi/2704/</link>
			<pubDate>Mon, 02 Mar 2015 11:50:40 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>TÜRKİYE SAPIKLAR ÜLKESİ Mİ OLUYOR</title>
			<description><![CDATA[Mersin de Üniversite öğrencisi ÖZGECAN suç makinesi olan sapık tarafından vahşice katledildi. Çok kötü oldu Özgecan’ın sonu. Bu sonu hak edecek hiçbir günahı yoktu ]]></description>
		    <news><![CDATA[ Mersin de
Üniversite öğrencisi ÖZGECAN suç makinesi olan sapık tarafından vahşice katledildi.
Çok kötü oldu Özgecan’ın sonu. Bu sonu hak edecek hiçbir günahı yoktu Özgecan’ın
.Bizim sizin kızlarınız gibi masum kızdı, Özgecan. ”Ateş düştüğü yeri yakar” atasözümüzden anlaşılacağı gibi.
Özgecan’ın  ailesi yakınları kahroldular.
İnsan olarak üzülmemek elde değil. Nitekim Türkiye’nin her yerinde Özgecan’a karşı işlenen
vahşet protesto edildi. Olay üzerine en
tepedekinden başlamak üzere devlet erkanı vahşeti kınadılar, acıya ortak
oldular. Bu arada basından, aydınlardan,sanatçılardan her kesim attıkları
twitleriyle protestoya katıldılar. Özgecan’ın
vahşice katledilişi üzerine protestoya katılan basın alemi ve sanat camiasından katılanlardan,YENİ ŞAFAK gazetesinden Cemile BAYRAKTAR sosyal
medyadan cevap olarak yazdığı twitin’de “MÜSLÜMAN ÜLKEDE TECAVÜZ,
FIRSATÇILIĞA SOYUNMAYIN. AMERİKA’DA HER İKİ DAKİKA DA BİR KADINA TECAVÜZ
EDİLİYOR” diye yazmış. Gazeteci hanımın, “KÖTÜ ÖRNEK EMSAL TEŞKİL ETMEZ”
özdeyişinden haberi olmasa gerek. Özgecan kızımızın başına gelen vahşeti, her
ülkede olabilen sıradan adlı bir vaka gibi görüyor, aklınca küçümsüyor. Olaya bakışındaki
kısırlığı, seviyesizliği sergiliyor. Gazeteci hanım, çağdışı siyasal ideolojinin muktedirlerine
şirinlik muskası yazmış. Bu hanım bir an düşünse, bilmiyorum Özgecan gibi bir kızı var mıdır?
Özgecan’ın başına gelen vahşet

onun kızının başına gelseydi, sosyal medyadan attığı gibi
soğuk, duygusuz bir twit olur muydu? Elbet olmazdı, dedik ya “Ateş düştüğü yeri
yakar” diye. Medyatik sanatçılardan NİHAT DOĞAN, sosyal medyadan Özgecan
ile ilgili twitin de “SİZDE MİNİ ETEK GİYİP, SOYUNUP, LAİK SİSTEMİN
AHLAKSIZLAŞTIRDIĞI SAPIKLAR
TARAFINDAN TACİZE UĞRAYINCA, BAS BAS BAĞIRMAYIN”diye yazmış. Düşünce fakiri sanatçı Nihat Doğan, Özgecan’ın
başına gelen vahşeti Laiklik ile ilişkilendirmeye kalkışıyor. NE ALAKA. Laik
sistemin ahlaksız sapıklar ürettiğini iddia etmiş. Sosyal medyadan sözlerine tepki yağınca twitini kaldırmış. ÇAM
DEVİRDİĞİNİ anlamış. Bugün ülkemizde
dinci çevrelerin ahlak anlayışlarını, kadına bakışlarını sergileyen
örneklerden. “Furkan Vakfı lideri, Alpaslan KUYTUL’un, tesettür ve cinsellik
konusunda yaptığı açıklamalar çürümüş sistemdeki bakış açısının göstergesi
olarak ibretliktir. Vakfa ait internet sitesinde yayınlanan videoda Alpaslan
KUYTUL diyor ki,” ANNEN DE OLSA, DİZ KAPAĞININ ÜSTÜ TAHRİKTİR”. Bu görüşü
aktaran şahıs Müslüman geçinen sapıklardan

olmasın. Emevi uydurması yalanlardan.Mini eteği, annesinin
diz kapağının üstünü, kadının saçını sex objesi olarak görüp huylanıyorlar, huysuz
beygirler gibi. Dama kapatmalı bunları. Gerici AKİT gazetesi, Sivas’ta, Antalya’da tecavüze uğrayan
iki kadınla ilgili haberinde

benzer görüşler ortaya atıyor. Diyor ki , İNADINA MİNİ
ETEK,İNADINA DEKOLTE,İNADINA KIZLI ERKEKLİ OTURUN” Sonra Özgecan’ın başına
gelenlere şaşırmayın demeye getiriyor. Bu örnekle bize, bizlere benzeyin, başınıza
böyle vahşetler gelmez demek istiyorlar. Hadi canım sende. Sapık sapıktır,
sapığın dincisi, laiki olmaz. Küçücük
kızların, babası, dedesi yaşındaki deyyusların koynuna girmesini caiz gören
anlayış sahipleri, laikler mi,yoksa dinciler mi?.

      Kadın bedeni ile
ilgilenmekten ne tür zevk alıyor bu zavallılar. Kadının kaç çocuk doğurmasın da
söz sahibi olmak istiyorlar. Kadını kuluçka makinesi görüyorlar, anlaşılan. Hangi
utanmazlıkla ailenin kutsalına,yorganının altına burunlarını sokmaya
kalkışıyorlar. Ülkenin yarısı aç ve yoksul. Aileler çocuklarının
geleceğinden endişeli, birde tutturuyorlar çocuk ta çocuk diye. Size ne oluyor
utanmazlar. Sapkınlar kurdukları soygun düzeni için ucuz iş gücü bulamayacaklarını
anladılar, çocuk ta çocuk diye böğürüyorlar. Sinsi niyetlerinizi, tuzaklarınızı
yutmuyor artık insanlarımız.Telaşınız bundan.NEOLİBERAL/VAHŞİ KAPİTALİZM’ in uşakları.

Ülkemizin sapkınlar ülkesi olmasını istemiyorsak, AKLIMIZI
ÖNE ÇIKARARAK, ileriki yaşamınız, çocuklarınızın, torunlarınızın geleceği için elinizi
taşın altına koymanın zamanı geldiğine inanmak için daha ne bekliyorsunuz. Neme
lazımcı anlayışı benimseyenler sonra çok üzülürler. Haksızlığa,
hukuksuzluğa,Atatürk’ün kurduğu İslam dünyasının pırlantası LAİK TÜRKİYE  CUMHURİYETİ’nin  onurlu yurttaşları olarak yaşamak istiyorsak,
hakkımızı, hukukumuzu bilerek, ülkemizin sorunlarını üzerinde düşünerek, kafa
yorarak yarın istemediğin bir düzeni dayatmaya kalktıklarında KEŞKE dememek
için uyanık olmalıyız. demokratik hakların için yeri ve zamanı geldiğin de
tepki koymalıyız.Yarın çok geç olmadan.SON Söz: Su uyur,yobaz uyumaz.

 

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2122015144440.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/19j6i9btljfrp2122015144440.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/turkiye-sapiklar-ulkesi-mi-oluyor/2642/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Feb 2015 14:42:25 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>ÖzgeCAN..</title>
			<description><![CDATA[Toplumumuzun kanayan yarası haline gelen kadına şiddet ve kadın cinayetleri durmak bilmiyor. Her birey gibi içimizi acıtan bu ]]></description>
		    <news><![CDATA[Toplumumuzun kanayan yarası haline gelen kadına şiddet ve
kadın cinayetleri durmak bilmiyor. Her birey gibi içimizi acıtan bu konu
hakkında kendimce düşüncelerimi aktaracağım.

 Dünyada insanoğlu var
olduğundan beri, kadın ve erkek arasındaki ilişki belirli bir düzen içerisinde
devam edecektir. İnsanlık tarihi boyunca kadın hep ikinci plana itilmiştir. Müslümanlık
öncesi kız çocuklarının toprağa gömülmesi ise bunun en basit örneğidir. Kadını
sadece soyunun devamı için gören, evinin temizliği kendisinin ve ailesinin
bakımı ve kadını gündüz amele gece de kendisine sex objesi olarak gören erkek
egemen toplumdan geliyoruz. “Karnından sıpayı sırtından sopayı eksik
etmeyeceksin” sözü de bu tezimizi doğruluyor. 

Bu söz yıllardan beri gelen kadına şiddetin en basit
göstergesidir. Ne yazık ki ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlarımız, sesini
yıllarca çıkaramamıştır. 20. yüzyıldan itibaren kadınlarımızın ekonomik
özgürlüğüne yavaş yavaş kavuşmaları sayesinde kendilerine olan güvenlerini
kazanmaya başlamışlardır. Kadını sırf cinsel obje olarak görmek toplumu bazı
bireylerini sapkınlığa kadar sürüklemiştir. Kendilerine din alimi diyen bazı
kişiler altı yaşındaki bir kız çocuğuyla evlenilebilir deme cüretini
göstermiştir. O lafı söyleyen zavallıya senin altı yaşındaki kız torunun veya
kızın varsa evlendirir misin? Diye sorsalar,  ne cevap verebilirdi. Dinimizi de sırf
cinsellik üzerineymiş gibi lanse ediyor bu ahmaklar. Erkek kadın ilişkilerinde,
daha doğrusu insan ilişkilerinde sevgi esas olmalıdır. Elbette tartışma olacak
iki zıt kutup arasında mücadele olacaktır. Kadını mal gibi görmek benimsemek
yerine biz diyebilmek birlikteliği önemli kılar. Evde başlayan şiddet okulda
devam ediyor, iş yerimizde var,  yaşadığımız her ortamda şiddeti
görüyoruz.Bunun önüne geçmek için ne önlemler alınması yolunda herhangi bir
siyasi kuruluşun projesi var mı? Şiddetle, tecavüzle mücadele yasası var mı ?
Sigaraya verilen önem niye şiddet yasalarına verilmez.Yeni hapishaneler açmakla
bu sorun çözülmez. 

Eğitim Eğitim Eğitim … Sevgi ve aynı zamanda saygıyı sunan
eğitim şart. Korku sevgisi ve saygısı değil. Gerçek sevgi ve saygı. ÖZGECAN Sen
hepimizin canını yaktın. Umarım ki Sana yapılan bu vahşet toplumumuzda yeniden
bir başlangıcın temeli olur. Belki kendimizi bu şekilde affetirebiliriz. Nurlar
yolların olsun.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/r0aw902kca6ig1622015105052.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/r0aw902kca6ig1622015105052.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/ozgecan/2600/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Feb 2015 10:50:52 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>ÜST AHLAKSIZLIK</title>
			<description><![CDATA[Gerçekleri anlamakta bir duvar gibi sert, duyarsız ve hareketsiz kalan kişiler ve toplumlar,]]></description>
		    <news><![CDATA[Gerçekleri anlamakta bir duvar gibi sert, duyarsız ve hareketsiz kalan kişiler ve toplumlar,kendi alın yazılarını elleriyle yaratırlar. ATİLLA İLHAN.    Amerikan edebiyatının tanınmış yazarlarından Robert Penn WARREN in İktidar Çamuru İsimli romanın da bir VALİ  Willie STARK tipi vardır.Stark’ın politikacı ve devlet adamı kişiliğiin oluşmasında iftiralar,alçaklıklar,kabadayılıkları,korku ve sindirme metotları,yalancılıklar ve karşı düşünceyi alıp süpürmek için fırsatı kaçırmama ahlaksızlıkları,insanı şaşırtan donduran ,dehşete düşüren bir canlılıkla anlatılır.İktidar da olmak,iktidarı kaybetmemek için bütün değer yargılarını,ahlak erdem kavramlarını çiğneyip geçen Vali Stark için bir tek kural vardır.Politika çamur içinde yapılır.ve temiz kalmak isteyenlere çamur atılır. 	Vali STARK, toplumun temiz ve erdemli tanıdığı kişilere de çamur bulaştırmak işini başarı ile yürütür.Geçmişteki en önemsiz en masum ilişkiler bile onun için malzemedir,ve rakibi zorlamak amacıyla en ince ayrıntılar bile saldırı aracı olarak kullanılır.Toplum bilimci Wirigt MİLLS İN  üst ahlaksızlık dediği şey budur.Yoldan çıkmış, Bozulmuş ama varlığını sürdüren kurumlarda yer alan kişilerin aynı etkiler altında kalmaları kişisel vicdanı iflas ettirmeleri çok doğaldır.Wirigth MİLLS “Bir toplumda en üst çevrelerle orta düzeydeki çevreler bile kurnaz ve işini bilir olmanın yeterliliğine her şeyden çok inanmaya başlamışlarsa, böyle bir toplumda bireysel ahlak duygusu olan kişilere rastlamak güçleşir .Çıkarcılığa işini bilir olmaya dayanan bir toplumda,ahlak ve vicdan sahibi bireyler yetişmez olur.” Yani üst ahlaksızlık,aslında toplumu ve bireyleri bozmanın,yozlaştırmanın metodudur.Bunu gizlemek için,halka ahlak,erdem,özgürlük eşitlik gibi ilkelerin takipçisi olduklarını inancını vermek yalancılığı benimsenir. Onlar istiyorlarmış ta,önleyenler varmış gibi,gerçek halk dostları,aydınlar hain gibi gösterilmek  istenir ve kitleleri bunların üzerine saldırtmak için kurnaz ince planlar hazırlanır. ÜST AHLAKSIZ lar böyle planlar ve zaferler peşinde koşarlar,saygınlıklarını böyle korumak isterler demektedir.Amerikalı toplum bilimci.	Bugün ülkemizde böyle bir yönetim anlayışının var olduğu ve toplumumuza yaşatılıyor olmasının altında,yazımızın başlığının altında verdiğimiz Atilla İLHAN’ın sözlerinde kolayca bulmak mümkün olsa gerek. Son 12 yılın olaylarından sonra toplumumuzda politikanın moral yönden değerli amaçlar için kullanıldığını söylemek çok güçtür.	Mills in üst ahlaksızları için ülkemiz bulunmaz bir vaha konumundadır.Okuyucularım Hatırlayacaklardır, Adana Valisi H.Avni Coş'un,vatandaşa söylediği sözleri ve takındığı tavrı.Toplumumuz Da kamusal nitelikteki  onur bugün ciddiye alınmayan bir şey olmuş kaba saba, haşin kimseler de sayılmaya,toplumdaki prestij sistemine bağlı olarak,önemsiz kimseler kadar rezil ve uğursuz kimselere de onurlu kimseler gözüyle bakılmaya başlanmıştır.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nv6s5vxg862ec1422015202145.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/nv6s5vxg862ec1422015202145.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/ust-ahlaksizlik/2595/</link>
			<pubDate>Sat, 14 Feb 2015 20:21:45 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>KIDEM TAZMİNATI FONU</title>
			<description><![CDATA[Kıdem tazminatı fonu, son günlerde son günlerin en tartışmalı konuları arasında, işçi ve işveren cephesi konuyu yakından takip ediyor. Kıdem tazminatı fonuna ilişkin bir düzenleme getirilecek mi; söz konusu düzenleme neler getirecek, neler götürecek merakla bekleniyor. Bizde bu yazımızda konuyu masaya yatırıp irdeleyeceğiz.]]></description>
		    <news><![CDATA[Kıdem
tazminatı fonu, son günlerde son günlerin en tartışmalı konuları arasında, işçi
ve işveren cephesi konuyu yakından takip ediyor. Kıdem tazminatı fonuna ilişkin
bir düzenleme getirilecek mi; söz konusu düzenleme neler getirecek, neler
götürecek merakla bekleniyor. Bizde bu yazımızda konuyu masaya yatırıp
irdeleyeceğiz.

Kıdem
tazminatı fonu, son yıllarda hükümet tarafından sıkça dillendirilmektedir.
Ancak özellikle işçi cephesinden gelen tepkiler nedeniyle bir türlü uygulamaya
sokulamamıştır. Son olarak Başbakanın kıdem tazminatı fonunun oluşturulmasına
ilişkin olarak çalışmalarının olduğunu dillendirmesi ile birlikte konuya
ilişkin tartışmalar tekrar alevlendi.

Kıdem Tazminatına İlişkin Düzenleme Kimleri
Etkileyecek?

Büyük bir
kitle oluşturan 4857 sayılı İş Kanuna tabi çalışanlar, 5953 sayılı “Basın
Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi
Hakkında Kanun”a tabi çalışanlar, 854 sayılı “Deniz İş Kanunu” na tabi
çalışanlar söz konusu düzenlemeden etkilenebilecektir.

Mevcut Uygulamada Kıdem Tazminatı

Mevcut
uygulamada işçinin çalışmasının aynı işverene bağlı olarak en az bir yıl sürmüş
olması ve iş sözleşmesinin belirli sebeplerle sona ermesi kaydıyla, işçinin işe
başladığı tarihten itibaren hizmet akdinin devamı süresince her geçen tam yıl
için işverence işçiye brüt 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir.
Bir yıldan artan süreler için de aynı oran üzerinden ödeme yapılır. 

Kıdem
tazminatına hak kazanılmasını sağlayan sebepler 1475 sayılı İş Kanunu madde
14`de sayılmıştır. Buna göre;

1-     
İşveren tarafından haksız 

2-     
İşçi tarafından haklı sebeplerle,

3-     
Zorunlu askerlik hizmeti dolayısıyla,

4-     
Emeklilik nedeniyle(yaşlılık, emeklilik veya malullük
aylığı yahut toptan ödeme almak amacıyla),

5-     
Yaş hariç diğer emeklilik şartlarını yerine getirilmesi
nedeniyle(506 Sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin
(a) ve (b) alt bentlerinde öngörülen yaşlar dışında kalan diğer şartları veya
aynı Kanunun Geçici 81 inci maddesine göre yaşlılık aylığı bağlanması için
öngörülen sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını tamamlayarak kendi
istekleri ile işten ayrılmaları nedeniyle)

6-     
Kadın işçinin evlenmesi(kadının evlendiği tarihten
itibaren bir yıl içerisinde kendi arzusu ile iş akdini sona erdirmesi),

7-     
İşçinin ölümü sebebiyle sona erdirilmesi, 

Durumlarında
işçi ya da işçinin ölümü halinde mirasçıları kıdem tazminatına hak kazanır.

Konuya İlişkin Olarak Neden Bir Düzenleme
İhtiyacı Duyuldu?

Şunu belirtmek
gerekiyor ki aslında 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu`nun
geçici 6. maddesinde fonun getirileceği belirtilmiştir. Buna göre; “Kıdem tazminatı için bir kıdem tazminatı
fonu kurulur. ” denilmiştir. Görüldüğü üzere kıdem tazminatına ilişkin fon
oluşturulması düşüncesi aslında çok daha eskiye uzanmaktadır.

Fon
oluşturulmasının sebeplerinin başında işveren açısından önemli bir yük olduğu ve
işverenler arasındaki rekabeti olumsuz yönde etkilediği düşünülen kıdem
tazminatının kaldırılması ve işçiye konuya ilişkin olarak daha düşük tutarda
bir ödeme yapılması düşünülmektedir. Böylelikle hem özel sektör işverenleri hem
de taşeron vasıtasıyla işçi çalıştıran kamu kurumlarının önemli bir yükten
kurtulması ya da söz konusu yükün olabildiğince azaltılması istenmektedir. Bu
durum, aslında işçilerin mevcut hakları açısından önemli bir gerileme anlamına
gelmektedir.

Bir diğer
neden de iş mahkemelerindeki davaların önemli bir kısmını oluşturması nedeniyle
işçi ve işveren arasındaki kıdem tazminatına ilişkin uyuşmazlıkları ortadan
kaldırmak düşüncesi yatmaktadır. Düzenleme bu yönden hem işçi hem işveren hem
de iş mahkemeleri açısından olumlu bir durum teşkil etmektedir.

Hükümet
tarafından yapılan açıklamalara göre mevcut uygulamada işçilerin sadece % 15-20
kadarının kıdem tazminatını alabildiği, fakat geri kalan kısmın bu haktan
faydalanamadığı ileri sürülmektedir. Sendikalar da bu oranın gerçek dışı
olduğunu ve hükümetin bu konuya ilişkin bir algı oluşturmaya çalıştığını ileri
sürmektedir(http://t24.com.tr/haber/kidem-tazminati-fonu-yeniden-geliyor-tazminat-hakki-yariya-iniyor,285347).
Kanaatimizce de söz konusu oran gerçeği yansıtmamaktadır.

Yine bazı
işverenler tarafından kıdem tazminatına hak kazanabilmek için gerekli olan 1
yıl çalışma şartı istismar edilmekte ve işçiler 1 yıllık çalışma süresi dolmadan
işten çıkarılmaktadır.

Getirilmek İstenen Düzenleme Neler İçeriyor?

Getirilecek
düzenlemeye ilişkin bir yasalaşma durumu olmadığı için ortada net bir durum
olmamakla birlikte yapılan açıklamalar doğrultusunda bazı çıkarımlar yapmak
mümkündür. Gerçi söz konusu husus yasalaşıncaya kadar önemli değişiklere
uğrayabileceği de açıktır.

İlk olarak
adından da anlaşılabileceği gibi kıdem tazminatına ilişkin olarak bir fon
oluşturulacak. Bu fona işsizlik sigortası fonunda olduğu gibi işveren
tarafından, işçinin maaşının belli bir oranı kadar prim yatırılacaktır. Mevcut
uygulamaya göre işçinin bir hak kaybı olmaması için ödenecek primin % 8,33
oranında olması gerekmektedir. Ancak yapılan açıklamalar ve konuya ilişkin bir
düzenleme getirilmesinin temel nedeni olan işverenlerin üzerindeki kıdem
tazminatına ilişkin yükün azaltılması düşüncesinden görüldüğü üzere hükümet
tarafından bu oranın altında bir rakam düşünülmektedir.

Hesapta
biriken paralar, finans piyasası düzenleyici kurumlarının denetim ve gözetimi
altında para piyasalarında nemalandırılacak.

İşçi, iş
akdini fonda biriken kıdem tazminatını alabilecek şekilde sonlandırdığında(emekli
olduğunda vb.) isterse fonda biriken kıdem tazminatını ve nemasını çekebilecektir.

Kazanılmış Haklar Ne Olacak?

Konuya ilişkin
olarak en büyük soru işaretlerinin başında fonun kurulduğu tarihe kadar hak
edilen kıdem tazminatlarına ne olacağı noktasında toplanmaktadır. Konuya
ilişkin olarak net bir durum olmaması nedeniyle işçilerde “Acaba geçmişe dönük
haklarımız ortadan kalkacak mı?” ya da “Hak etmiş olduğumuz rakamda bir azalma
durumu ortaya çıkacak mı?”  şeklinde soru
işaretleri ve tedirginlik yaratmaktadır. Tarafımızla da görüşen pek çok çalışan
bu sıkıntıyı dile getirmektedir.

Şunu belirtmek
gerekir ki, geçmiş hakların zayii olması durumu söz konusu
olmayacaktır/olmamalıdır. Burada getirilecek düzenleme ile üçlü bir çözüm söz
konusu olabilir.

1-) Hak edilen
kıdem tazminatı işçi ve işverenin uzlaşacağı bir tutar üzerinden işçiye
ödenebilir. 

2-)  Fonun yürürlüğe girmesinden önce süregelen
çalışması olanlar işverenleri ile anlaşıp yeni sisteme hiç girmeyip, eski
sisteme devam etme ihtimali olabilir.

3-) Hak edilen
kıdem tazminatlarını işveren, işçi adına fona devredebilir. Ancak bu durumda mevcut
durumda dahi kıdem tazminatını ödememek için çeşitli yollara başvurabilen bazı
işverenlerin böylesine toplu bir ek maliyeti ödeme konusunda nasıl hareket
edeceği ayrı muammadır.

Kıdem Tazminatı Fonu Olumlu Bir Düzenleme
mi?

Önemle
belirtmek gerekir ki getirilecek düzenleme tam olarak netleşmemiştir ve
kanunlaşmamıştır. 

İşçi açısından
bakıldığında kıdem tazminatı alacağında bir azalma olmadığı sürece, fon
oluşturulup alacağın garanti altına alınması olumlu bir düzenleme olabilir.
Çünkü yerine göre işverenin iflası vb. nedenlerle işçi hak kaybına
uğrayabilmektedir.

Mahkemelerin
iş yükünü azaltma ve işçinin uzun mahkeme süreçleri nedeniyle mağduriyetini
ortadan kaldırma noktasında olumlu olabilir.

Ancak söz
konusu düzenlemenin yapılması özellikle işverenlerin talebi üzerine olduğu için
söz konusu tutarda bir gerileme ihtimali söz konusu olabilir. Ya da devlet
nasıl ki bireysel emeklilik konusunda % 25 oranında destek veriyorsa burada da
taşın altına elini sokup işçinin tazminat hakkında oluşabilecek azalmayı
ortadan kaldırmayı veya en aza indirmeyi sağlamalıdır.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/emwkvmp7yws64102201515451.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/emwkvmp7yws64102201515451.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/kidem-tazminati-fonu/2567/</link>
			<pubDate>Tue, 10 Feb 2015 15:05:02 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>SERÇE VE ÖKSE</title>
			<description><![CDATA[ Özellikle bu satırların yazarı gibi yaşı 70 lere merdiven dayamış olan müzikseverler hatırlayacaklardır, Edith PİAF’ı .Fransızların serçesini, Türk’ün ]]></description>
		    <news><![CDATA[     Özellikle bu
satırların yazarı gibi yaşı 70 lere merdiven dayamış olan müzikseverler
hatırlayacaklardır, Edith PİAF’ı .Fransızların serçesini, Türk’ün serçesi Sezen
AKSU ne ise Edith PİAF Fransızlar için odur.Gençler bilmeyebilirler serçenin
yanında ökse ne oluyor diye. Ökse, kırlara serçe tutmaya giden avcılar
kafeslerine bir küçük değnek asarlar ve üzerine yapışkan bir macun sürerler gelen serçe yapışkana basınca
yakalanırdı.           1930’ların Paris’in de arka sokaklarda şarkı söyleyerek
karınlarını doyuran iki küçük kız vardı. Simone 13 yaşında, ablası Edith PİAF ONBEŞİNİ
DOLDURMUŞ. İkisi de ufak tefek, kir pas içinde, tam sokak çocuğu, polisle köşe
kapmaca oynuyorlar, şarkılarını dinleyip para vermeden sıvışanlara küfürü basıyorlar, argonun
sunturlusunu konuşuyorlar. Daha o yaşta cinsel aşkı gerçek yaşlarıyla
tanıyorlar. Bütün bu sefaletin ,yokluğun,acının ve açlığın bedeli  de yaşamak. İki küçük kız Paris sokaklarında
çetin bir savaş veriyorlar. Geçenlerde Simone’nin üvey ablası Edith Piaf ‘ı anlatan bir
romanını okudum.1963 Güzel bir ekim günü kırk bin Paris linin katıldığı bir ölüm
töreniyle sona eriyordu roman.Paris kaldırımlarını eğittiği, genel ev kadınlarının büyüttüğü,
aşklarıyla, dostluğu ile, sanatı ile Herkesin gururlandığı 48 yılı dopdolu iki insan ömrünü
sığdırabilmiş kaldırım serçesi doymadığı dünyadan ayrılıyordu. Kimbilir kaç
milyon plağı,daha kaç yıl ,ne kadar insana yaşamın felsefesini anlatacak olan
bu küçük kadın MARCEL ARHARD IN bir şarkısında yaşamı öyle anlatıyor. Yarın sabah olacak/Her şey bitince,her şey yeniden
başlar/Yarın sabah olacak/AşktanSonra,yepyeni bir aşk başlar/Biri ıslık çalarak
gelecek/Yarın/Kolları ilkbaharla dolu olacak/Yarın/Gökyüzünde çanlar çalacak/Yarın/Ayın parlaklığı
görülecek/Yarın/Güleceksin yine/Seveceksin yine,üzüleceksin yine/Hep böyle olacak/Yarın
sabah olacak/Yarın. Sadece yaşama bağlı olmaktır bu. Çamurları zorlukları yara
yara yürümüş küçücük bir kadının düş görmeden başka türlüsünü özlemeden gerçek
dünyaya sımsıkı sarılması ve bu sevgiyle bir koza örmesidir. Mutlulukta, mutsuzlukta
başlar ve biter yaşam içinde. Hazır olmalı. Her mutsuzluğun sonunda bir mutluluk aramalı.
Gelecek demeli,beklemeli. Aslında bilmeli,inanmalı acının sonunda sevincin olduğuna,ona doğru
gitmeli. Çok
etkiledi beni kaldırım serçesinin yaşayarak geliştirdiği yaşam felsefesi.
Simone ablasının hayatını bir şarkıya benzetiyor. Aşk her şeyden
üstün gelir ve şarkılar hep sevda üzerinedir.Peki
politikalar. Politikalar ne üzerinedir. Bir kaldırım serçesi kadar
sevmeyenlerin ne işi var, yaşamı biçimlendirme uğraşında. Politikayı bir
baskın,bir ele geçirme yaşamı kendi doymaz hırsının avuçları arasında ezme aracı olarak görenler
bizim kurtarıcılarımız değil düşmanlarımızdır. EHRENBURG,Her namuslu insan,böyle politik
bir davranışa karşı çıkmalıdır diye söylemektedir.Yaşamı başkalarına haram
etmek gibi bir politika olmamalıdır. Bugün ülkemizdeki fotoğraf aynen böyle
değil midir?  Ülkemizin
huzurunu ihtirasları için dinamitleyen ve bu yolda gözü kara yürüyen ,hiç bir derinliği olmayan 
o politik figürü biliyor ve yeterince tanıdınız. 7 Haziran
seçimlerinde ihtirasları aklının önünde giden ülkemizi maceralara sürükleyen
,Harun gelip Karun olan adama oylarınızla öyle bir ders veriniz ki,ne olduğunu
anlayamazsın, kırk yıl aklı başına gelmesin.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u3d0c35nfd9lj722015181136.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u3d0c35nfd9lj722015181136.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/serce-ve-okse/2548/</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2015 12:13:46 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>İNSANLIK KURBANLARI</title>
			<description><![CDATA[24 .OCAK.2OI5 tarihinde basınımızın efsane isimlerinden ,araştırmacı gazeteci Uğur MUMCU’nun katledilişinin 22.yıldönümünde bir kez daha ulusça ]]></description>
		    <news><![CDATA[24 .OCAK.2OI5 tarihinde basınımızın efsane isimlerinden ,araştırmacı gazeteci Uğur MUMCU’nun katledilişinin 22.yıldönümünde bir kez daha ulusça hüzünlendik.Aydınlıktan korkan odaklar Uğur Mumcu’yu ortadan kaldırmış olsalar da.fikren ve ruhen gönüllerimizden silemiyeceklerdir.Bu ulus daha birçok Uğur Mumcular çıkaracaktır.Hepimiz birer Uğur Mumcu’yuz. Uğur Mumcu gibi,Abdi İpekçi,Çetin Emeç,Metin Göktepe ışıktan korkan karanlıkEllerce katledilen insanlık kurbanı gazetecilerimizdir.PROF.Dr.Muammer AKSOY,Prof Dr.Cavit Orhan TÜTENGİL,Prof Dr.Ahmet Taner Kışlalı,Doç.Dr Bahriye Üçok, Dr.Necip Hablemitoğlu hainlerce katlettirilen İNSANLIK KURBANI bilim insanlarımızdır.Günahları neydi bu güzel insanların.Işık saçtıkları için katletildiler.	Büyük Fransız Devrimi günlerinde Madam ROLAND,giyotin altına giderken,“EY ÖZGÜRLÜK,SENİN UĞRUNA NE CİNAYETLER İŞLENİYOR”diye haykırmıştı.Çünkü Madam Roland’ı giyotine götürenler kendilerinin özgürlükçü olduğunu söylüyorlar,özgürlük uğruna savaştıklarını savunuyorlardı.Bu inançlarında belki içtenlikvardı ama ,doğruluk içinde değildiler.	“KÖPEK KÖPEĞE,AT ATA NE BORÇLUDUR” diyordu VOLTER bir zamanlar. Ve ardından yapıştırıyordu ünlü düşündürücü cevabını, “HİÇ BİR ŞEY”.Hiç bir hayvan ötekinin buyruğu altında değildir.Ama insanoğlu akıl denen tanrı ışığına kavuşmuş.Ne kazanmış biliyormusunuz? “DÜNYANIN HER YERİNDE KÖLE OLMAYI” Evet 18. Yüzyılın ünlü düşünürü,insanın dramını kendi çağında böyle anlatıyordu. İyi insanın azlığı insanlık için yüzkarasıdır diye haykırıyordu,Fransız FİLOZOFU FENOLEN 17.YÜZYILDA. İyi insan her zaman ve her çağda kenarda ve köşede kalmıştı. SOKRAT,İsa’dan önce zehirlenerek öldürülmüştü.Oysaki Sokrat,çağının en üstün ve erdemli kişisiydi.Ama erdem ve adalet perdesi arkasına gizlenen erdemsiz ve kötü kişilerinhışmına ,öfkesine uğramıştı. JEANNE D’ARE , 15.yüzyılda diri diri yakılarak öldürülmüştü.Bu saf  köylü kadınının hiçbir kimseye kötülüğü yoktu.Suçu suç değildi,kabahatı kabahat değildi. Buna rağmen diri diri yakılarak öldürülmüştü.BERNARD ŞHAV,” Çünkü dünya erdemlileriSevmiyor” diyordu. Bu konuyu alan eserinde.	Öyle anlaşılıyor ki,Sokrat’ın yaşadığı cağda da,Jeanne D’are’nin yaşadığı çağda da hangi nedenlerle öldürüldüğü henüz tam bilinmeyen JOHN F.KENNEDY’nin yaşadığı 20. yüzyılda da dünya erdemlileri istememekte,erdemlileri sevmemektedir.Büyük şair FUZULİ bu gerçeği “Ey Fuzuli muttasıl alem muhaliftir sana/Galiba erbabı isti dadı devran istemez.”. mısralarıyla dile getirmişti kendi yüzyılında. Oysa insan kötü olarak dünyaya gelmemiştir.İnsanın yaradılıştan kötü olduğunu, Şeytanın oğlu olarak dünyaya geldiğini söyleyen felsefe sistemleri eskimiştir,geçerliliğini yitirmiştir. Dünya yuvarlaktır dediği için BURUNO’yu 1600 yılında Roma’nın ünlü Pompei  Meydanında  odun ateşinde diri diri yakan zihniyete,RÖNESANS ÇOCUKLARI  1727 de aynı meydanın da bu defa heykelini dikerek en güzel cevabı vermişlerdir. Bu güzel örnek “İNSANLIK  KURBANLARININ” unutulmayacağını  göstermiştir..]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/s1bxa13ldb7jh222015112653.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/s1bxa13ldb7jh222015112653.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/insanlik-kurbanlari/2517/</link>
			<pubDate>Mon, 02 Feb 2015 12:36:09 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>MERHABALAR DEĞERLİ OKURLAR</title>
			<description><![CDATA[Merhabalar değerli okurlar. Bundan sonra sizlere Akhisar`ın güzide yayın organı “Gözde Haber”den sesleneceğim]]></description>
		    <news><![CDATA[Merhabalar değerli okurlar. Bundan sonra
sizlere Akhisar`ın güzide yayın organı “Gözde Haber”den sesleneceğim. Buradaki
yazılarımla hukuk alanındaki gelişmeleri ve uygulamaya yönelik bilgileri
sizlerle paylaşacağım. Özellikle “İş Hukuku” ve “Sosyal Güvenlik
Hukuku”(sigortalılık, emeklilik, malûllük, dul-yetim aylıkları, yurtdışı
hizmetler ve borçlanılması vb. konuları) konularını sizler için ele alacağım. 

 

Kendimden bahsetmek gerekirse, Manisa
ilinde avukatlık mesleğini icra etmekteyim. Özellikle “İş Hukuku” ve “Sosyal
Güvenlik Hukuku” konularına ilişkin çalışmalarım ağırlıktadır. 

 

Değerli
meslektaşlarım (üstadım)Av. Eriş GÜRSEL ve Av. Emre KIŞLALI ile birlikte sosyal
güvenlik hukukuna ilişkin çıkarmış olduğumuz “Son Değişikler ve Açıklamalarla
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu” isimli bir kitabımız
vardır. Söz konusu kitabın 6552 sayılı Torba Yasa ve güncel Yargıtay Kararları
ile güncelleştirilmiş 2. Baskısı da çıkmıştır.

 

Yazılarımın siz değerli okurlara faydalı
olacağı düşüncesindeyim. 

 

Yeni yazılarda tekrar görüşmek dileğiyle
saygılarımı sunarım..

Av. Erdoğan
KAYA]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/7fpcoeh0rplxv222015112459.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/7fpcoeh0rplxv222015112459.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/merhabalar-degerli-okurlar/2516/</link>
			<pubDate>Mon, 02 Feb 2015 11:24:59 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>İYİLER VE KÖTÜLER</title>
			<description><![CDATA[“İstemem kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah rızası için, red eylerim billahi öz kardeşimi, Ebna-i alemden ol rütbe yıldım ki istemem Fatiha tek çalmasınlar ]]></description>
		    <news><![CDATA[“İstemem kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah rızası için,
red eylerim billahi öz kardeşimi, Ebna-i alemden ol rütbe yıldım ki istemem Fatiha
tek çalmasınlar mezar taşımı”

Yukarıdaki dizeler, Kırkağaç Kaymakamlığı da yapmış olan
ŞAİR EŞREF’e aittir. Yaşadığı dönemde de HIRSIZLIK çok olmalı ki tarihe not
düşmüş Şair EŞREF…

DANTE, “TANRISAL KOMEDYA” adlı ünlü eserinin cehennem
bölümüne başlarken, cehennemin kapısında şu levhanın olduğunu yazar. “BURAYA
GİRENLER, BÜTÜN UMUTLARINIZI DIŞARIDA BIRAKINIZ”. 

Erdem, ahlak ve politika sorunları üzerinde fikir
yürütürken, DANTE’nin cehennemlikleri gibi hiçbir ümide kapılmayacak, tüm
umutlarımızı yitirecekmiyiz diye kara kara düşünüyor insan. Öyle olaylarla
karşılaşıyoruz ki, umutlarımız yitirmemek olası değil. Zaten bu dünya umut ve
umutsuzluk dünyası değil mi diyeceksiniz. Bir bakıma haklısınız. Ne demiş Şair,
“UMUT FAKİRİN EKMEĞİ”. Bu gidişle umutsuzlukta, düşünen adamın ekmeği haline gelecek
diye korkuyorum. Düşünen adam acı çekmektir. Düşünen adam umutsuzluklar
içindedir. 

HOMEROS, “Dünya üzerinde can çekişen ve tüm sürünen
yaratıklar arasında insan kadar kötü talihli olanı yoktur.” Diye yazıyordu, bir
zamanlar. Homeros, İsa’dan tam 900 yıl önce söylemişti bu sözleri. 

İnsan doğuştan kötümüdür ki, aradan 2900 yıldan fazla zaman
geçtiği halde; bugün bazı yerlerde bu sözü doğrulayan olaylar geçmekte.
Çağımızda da bazı düşünürler Homeros’tan başka türlü düşünmemektedirler. 

Dünya Namusluları, erdemlileri istemiyor mu ki, insan
insanın özgürlüğüne göz dikmekte, insan insanı sömürmekte, insan insana karşı
insan gibi davranmamaktadır. Burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta
var; Kötü ve zalim kişiler, hiçbir zaman “BEN KÖTÜYÜM ve ZULÜM YAPARIM” diye
ortaya çıkmamışlardır. Güçlüler güçsüzleri ezerken, adalet ve erdem perdesi
arkasına gizlenmişlerdir, hep. Namussuzlar namusluları yok etmeye çalışırken,
karşısındakilerin kötü kişi olduğunu , insanların ve toplumun iyiliği için bu
türlü davrandıklarını söylemektedir, her zaman. Şu halde gerçek olan KÖTÜLÜK
değil İYİLİKTİR. Ama iyilik gerçeğine sığınarak iyilik perdesi arkasına
gizlenerek kötüler egemen olmaktadırlar, çoğu topluma ve toplum yönetimine. 

YÜREKLİLİK GEREK, 

Kötü ve erdemsiz kişiler, aslında iyi ve erdemli kişilerden
çok azdırlar yeryüzünde. Azdır ama, İYİLİK BARIŞÇI, KÖTÜLÜK SAVAŞÇI  OLDUĞU için, iyiler PASİF, kötüler AKTİF oldukları
için, kötülerin daha çok sanısı içindeyiz ve kötülerle savaşı göze alamıyoruz. 

Toplum “ARILARIN DEĞİL, EŞEK ARILARININ YÖNETİMİNE
GİRMEKTEDİR.” Bugün olduğu gibi, O eşek arıları ki, hem bir parçacık bal
vermezler, hem sivri iğnelerini batırır dururlar önüne gelenlere. 

Her çağda olduğu gibi günümüzde de, iyilik ve iyiler
yüreksiz olduğu, kötülerle ve kötülüklerle savaşı göze alamadığı için,
kötülerin önderliği, kötülerin egemenliği söz konusu olmaktadır. 

Erdemli kişiler, namuslu kişiler çamurdan ve savaştan
çekindikleri kaçındıkları sürece, erdemsiz ve kötü kişilerin toplum ve dünyaya
egemen  olacaklarını hatırdan
çıkarmamalıyız.   ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/fnxlwnq80xt642612015112657.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/fnxlwnq80xt642612015112657.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/iyiler-ve-kotuler/2453/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Jan 2015 14:52:33 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>ADRESİ MEÇHUL</title>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. İlber ORTAYLI, her vilayette ÜNİVERSİTE AÇILMASINA Karşıyım dediği için, kendisine ZEVAT demişti. Zat, aklınca ]]></description>
		    <news><![CDATA[ZAT; Kişi, kimse,
kendi (tekil)

ZEVAT; Kişiler,
(çoğul) 

ZERZEVAT; Sebze,
(domates biber, patlıcan)

NADAN; Kaba,
cahil, nobran, gönül kırıcı 

Prof. Dr. İlber ORTAYLI, her vilayette ÜNİVERSİTE AÇILMASINA
Karşıyım dediği için, kendisine ZEVAT demişti. Zat, aklınca Prof İlber ORTAYLI
hocayı küçümsemiş, büyüklük hastalığı depreşmişti. Kibirinden. 

Prof. Dr. İlber ORTAYLI Hocayı yakından tanıtmak istedik.
Prof. Dr. İlber ORTAYLI hocamız, 1965 yılında Ankara Atatürk Lisesinden
mezun oldu. Ankara Üniversitesi SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ’ni bitirdi.
Avusturya VİYANA ÜNİVERSİTESİ’nde SLAVİSTİK ve ORYANTALİSTİK okudu. Yüksek
lisans çalışmasını Amerika’da CHİCAGO Üniverstesi’nde Prof. Halil İnalcık ile
yaptı. “Halil İNALCIK ki bilim çevrelerince alanında dünyanın en büyük
OTORİTELERİNDEN biri olarak kabul edilmektedir.” Prof. Dr. İlber ORTAYLI,
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden “TANZİMAT SONRASI MAHALLİ İDARELER” tezi
ile DOKTORA derecesi aldı. (1978) “OSMANLI İMPARATORLUĞU’nda ALMAN NÜFUZU adlı
çalışmasıyla DOÇENT (1979), 1989’da ise PROFESÖR oldu. İlber ORTAYLI sırasıyla
VİYANA, BERLİN, PARİS, PRİNSETON, MOSKOVA, MÜNİH, ROMA, STARZBURG, SOFYA,
YANYA, KİEL, OXFORD, CHAMBRİDGE, TUNUS Üniversitelerinde misafir ÖĞRETİM
ÜYELİĞİ yaptı. Seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı bilimsel
dergilerde, 16. YÜZYIL ile 19. YÜZYIL, OSMANLI TARİHİ ve RUSYA TARİHİ hakkında
makaleler yayınladı. 

İlber ORTAYLI hoca, 1989-2002 yılları arasında Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde “İDARE TARİHİ BİLİM DALI BAŞKANI”
olarak görev yaptı. 2002 yılında GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ’ne geçti. 2 yıl
sonrada BİLKENT ÜNİVERSİTESİ’ne geçti. Uluslar arası OSMANLI ETÜTLERİ KOMİTESİ
Yönetim kurulu üyesi ve AVRUPA İRONOLOJİ CEMİYETİ Üyesidir. Prof. Dr. İlber
ORTAYLI “OSMANLICA, KIRIM-TATARCA, ARAPÇA, FARSÇA, ALMANCA, FRANSIZCA,
İNGİLİZCE, İTALYANCA, LATİNCE, YUNANCA, RUSÇA, SLOVAKÇA, ROMENCE, SIRPÇA,
HIRVATÇA BOŞNAKÇA,” bilen bir ZAT, bilge bir kişidir. ZEVAT değildir.

Prof. Dr. İlber ORTAYLI, 2006’da “AVRUPA ile AKDENİZ
ARASINDA LAZİO ödülünü aldı. 2007’de Rusya devlet Başkanı PUTİN’in elinden
PUŞKİN ödülünü aldı. Halen Galatasaray Üniversitesi’nde HUKUK dersi
vermektedir. 

Prof. Dr. İlber ORTAYLI zevat ise, bizler olsa olsa zerzevat
oluruz herhalde. Zerzevatçı geldi. Domates, biber, patlıcan. Günlük taze
ZERZEVAT. Dumankaya’dan bunlar. Koş kardeş yetişen alıyor. 

EDEP, EDEP, EDEP yahu NAV TİNİM   ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6focnehyqokxv1912015112914.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6focnehyqokxv1912015112914.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/adresi-mechul/2407/</link>
			<pubDate>Mon, 19 Jan 2015 17:48:39 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>KORKAKLAR VE ŞAŞKINLAR</title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda, ülkemizde meydana gelen olaylar gözünü korkutmuş olmalı ki, bir kısım insanımız, AKP’den korkmaya başladıklarını ]]></description>
		    <news><![CDATA[Son yıllarda, ülkemizde meydana gelen olaylar gözünü korkutmuş
olmalı ki, bir kısım insanımız, AKP’den korkmaya başladıklarını
dillendiriyorlar. Kuaför dükkanlarında traş sıralarını beklerken. Otobüs,
tiren, vapur, uçak yolculukları sırasında. 
Çalışma ofislerinde, kafelerde bu tür konuşmaları yapanların, yakın
zamana kadar AKP’ye OY verenler olduğu, konuşma aralarında anlaşılıyor.
İçlerinden bazıları son iki seçimde AKP’ye OY vermediğini karşısındakine
aktarıyor. Bir bakıma günah çıkarıyorlar, geçmişte biz ne yaptık dercesine.
Niçin AKP’den korkmaya başladıklarını örneklerle anlatıyorlar. 

Bu konuşmaları yapanların şu veya bu nedenle çıkarları
bozulduğu için mi, yoksa yurtseverlik duyguları kabardığı için mi böyle konuşmaya
başladıklarını kestirmek çok zor. Nabza göre şerbet mi veriyorlar, önümüzdeki
seçimlerde göreceğiz. Ne kadar samimi olduklarını. Ümitlenelim, ancak temkinli
olalım bu insanlara karşı. Hazan yaprakları gibi sağa sola savrulan bu
insanlarımızın zayıf tarafları çok. Ulusal terbiye eksiklikleri var. Mustafa Kemal
Atatürk’ün “SÖZ KONUSU VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR” sözlerinin anlamını
kavrayamadıkları çok iyi bilinmektedir. Bırakın çok eskiyi, 1908-1923 arası
Osmanlı-Türk tarihinde, insanımızın yaşadığı sıkıntılardan bi haber yaşıyorlar.
Düşünce dünyaları karlı buzlu havalardaki arabalar gibi patinaj yapıyor.
Cehalet paçalarından dışkı gibi akıyor. 

Şaşkınlar; hem de o kadar şaşkınlar ki, evlerine
buzdolabından önce televizyon, ev sahibi olmak yerine, önceliği otomobil almaya
veriyorlar. Ellerinde 2000-3000 TL lik cep telefonları ile hava atma yolunu
seçiyorlar. “AYRANLARI YOK İÇMEYE, TAHTIRAVANLA GİDİYORLAR S…YA” 

90 yaşındaki annem bu gibiler için “KELLERİN KEYFİ ÇOK OLUR
OĞLUM” derdi. Tam bir şaşkınlık içindeler. Uçan kuşa borçları var. Günlük
yaşıyorlar. Geleceklerini akıllarına getirmeden. Battı balık yan gider
dercesine. Okyanusta pusulasız yol almaya çalışan TRANSATLANTİK gibiler.
Yalpalıyorlar. ,

Ülkemiz bölünmenin ucuna gelirken, hukukun ırzına
geçilirken, Milli Eğitimimiz VAHABİLEŞME yolunda ilerlerken, gelir
dağılımındaki bozukluk, hırsızlık, yolsuzluklar umurlarında bile değil. Çalıyorlar
ama ucundan bize veriyorlar demekteler, PİŞKİNLİKLE. Yakın gözlemlerimizden pek
ala anlıyoruz. Çorbam kaynasın da, nasıl kaynarsa kaynasın mantığıyla
yaşıyorlar. İnsanı insan yapan değerlerden habersizce. Akıllarına bile
getirmeden.İLKEL DÜNYALARINDA YAŞIYORLAR. Söyleyecekleri bir
düşünceleri yok. Napolyon'un askerleri için söylediği gibi, "MİDELERİNİN ÜZERİNDE YAŞIYORLAR" umursuzca. Tevekkül içinde yaşıyorlar. Padişah VAHDETTİN'in sözlerindeki gibi. Çobanı teslim etmişler kendilerine. Koyunlar gibi. Milli seyirci konumundalar. Tribünden seyrediyorlar. Sahaya inmeye niyetleri yok. Bir gün kapılarının çalınacağını düşünmeden. Kış uykusundalar. İnlerinde yatan varlıklar. Çocuklarının, torunlarının geleceklerine düşünmeyi akıllarına getirmeden, sisli dünyalarında yaşıyorlar. Şair EŞREF'i haklı çıkarırcasına. "BİR SOĞAN SOYULUYOR, YAŞARIYOR GÖZLER, BİR DEVLET SOYULUYOR, ALDIRMIYOR ÖKÜZLER.Cumhuriyetimize, demokrasimize yazık olacak. Yaşın yanında kurularda yanıyor. ÜZÜNTÜM BUNDANDIR.]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6eocnehyqokwu1012015203126.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/6eocnehyqokwu1012015203126.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/korkaklar-ve-saskinlar/2348/</link>
			<pubDate>Fri, 16 Jan 2015 15:06:34 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>ÇİN MALI SAVCILARIMIZ DA OLDU SONUNDA</title>
			<description><![CDATA[İzmir’den Akhisar’a gelirken İstanbul arabalarından birine bindim. Önümdeki koltuklarda oturan iki genç yüksek sesle ]]></description>
		    <news><![CDATA[İzmir’den Akhisar’a gelirken İstanbul arabalarından birine
bindim. Önümdeki koltuklarda oturan iki genç yüksek sesle konuşurlarken
SOMA’daki maden kazası ile ilgili hazırlanan İDDİANEME nin, AKHİSAR AĞIR CEZA
MAHKEMESİ’nce, birden fazla gerekçe gösterilerek İADE edildiğinden bahisle
“Sonunda Çin Malı Savcılarımız da Oldu” dedi Gençlerden birisi.  İstanbul arabasından Akhisar’a gelince indim.
Gençler yollarına devam ettiler.

Gençler Çin malı savcılarımız da oldu demekle, ne demek
istediler, Kafama takıldı gençlerin sözleri. Bu yazıyı yazmam için esin kaynağı
oldular. Hepimiz biliriz Çin mallarını. Kullanılan malzeme ve işçilik kalitesiz
olduğundan çabuk bozulurlar, ömürleri kısa olur. Bu nedenledir ki, piyasadaki
emsallerine göre daha ucuzdur. Kalitesinden dolayı Çin malları küçümsenir.
Bilinçli ve varlıklı tüketiciler Çin mallarına rağbet etmezler. 

Edebiyat derslerinden bilirsiniz. Benzetmelere TEŞBİH denir.
Mizaha yatkın milletiz vesselam, kalite sözcüğü gençlerimizin dilinde “mizahi”
bir hal alabiliyor. Çin malı savcı demekle, savcılarımızın kalitelerini
tartışmaya açtılar. Gençlerin ifadesi ile kalitesiz savcı nasıl olur, gençlerin
bu sözleri üzerinde kafa yormaya çalıştım. Nitelikli, niteliksiz veya, yeterli
yetersiz gibi sözler yerine Çin malı demeleri bana ilginç geldi. Kırk yıl
düşünsem aklıma gelmezdi. Çin malı savcı benzetmesi. Şimdi ki gençler bir
harika, internet çocukları ne de olsalar. 

Anlayabildiğimiz kadarıyla gençler demek istediler ki; Hukuk
fakültelerinden gençler iyi yetişmeden mezun oluyorlarsa, hukuk litaretürünü
takip etmeyip okulda öğrendikleri ile yetiniyorlarsa, yüksek mahkeme “DANIŞTAY,
YARGITAY”’ın verdiği İÇTİHAD ları, araştırıp, bilgilerini geliştirmiyorlarsa,
bütün bu olumsuzluklara dayalı olarak bir de “VİCDAN TERAZİLERİNİN SKALASI ORTADA
DURMUYOR DA” sağa sola yalpalıyorsa, eğiliyorsa, Çin malı savcı da olur demeye
getirdiler anlaşılan. Savcılar hazırladıkları İDDİANAME, MAHKEME lerce kabul
görmeyip iade ediliyorsa bundan dolayı yüzleri kızarmıyorsa. Anılan iddianame
için Soma Adliye’sinde görevli savcılar aylarca hazırlık yaptılar. Bu işin
içinde bir bit yeniği olmasın acaba diye, ARİSTO’nun SEPTİSİZM ÖĞRETİSİNİ
hatırlayıp, şüphe ile karşılamak pek ala mümkün olabilir. 

Savcılar kamoyunun gözlerinin bu iddianame üzerinde olduğunu
bilerek, hazırladıkları iddianame üzerinde daha titiz çalışmaları gerekirdi.
Sayın savcıların UZMANLIK ALANI, İDDİANAME hazırlamaktır. Hazırladıkları
iddianame de topladıkları deliller iddianameyi kanıtlayacak nitelikte değilse,
olgunlaşmamış, SÜBUTA ermemiş ise, eksik kalmış demektir. Sayın savcılar
kamoyunun baskısını üzerlerinde hissettikleri gibi bir mazerete sığınarak, bir
an önce iddianameyi mahkemeye gönderme gibi, bir düşüncenin arkasına sığınmaya
hakları olamaz. Adalet dağıtmak ince iştir, özen göstermek gerekir. 

1979-1986 yılları arası sırasıyla, ilköğretim Müdür
Yardımcısı, İlçe Eğitim Müdür Yardımcısı, İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü,
gerektiğinde İlçe Milli Eğitim Müdür VEKİLİ olarak görev yaptım.
Bu görevlerim sırasında, Kaymakamlık, Valilik, Makamlarınca MUHAKKİK olarak
görevlendirildim. Soruşturma Raporları, FEZLEKE ler düzenledim. Yaklaşık 50
civarında hazırladığım hiçbir Soruşturma Raporu veya Fezleke, İlçe İdare
Kurulu, İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin
Kurulları tarafından, tekrar hazırlanmak üzere tarafıma iade edilmedi. 

Bundan dolayı bu yazıyı yazarken huzurluyum, mutluyum. Aksi
halde bu satırların yazarı da ÇİN MALI Müdür olacaktı beklide. Değerli
okuyucularım; yazımın burasında ibretlik bir gerçeği sizlere aktarmak
istiyorum. 

Eski Roma’da devlet “SAVCILIK” hizmeti vermezdi.
Anlayacağınız SAVCI bulunmazdı. Şikayeti olan Romalı haklılığını kanıtlamak
için hukukçulardan birini SAVCI olarak görevlendirir, bunun için para öderdi. 

Savcı iddiasını İspatla yükümlüydü. Deliller iddiayı
ispatlayacak nitelikte değilse, davayı açmaması gerekirdi. Buna rağmen dava
açan savcı iddiasını ispatlayamaz ise, bir koyunu damgalar gibi alnına (K)
harfi vurulurdu.

Savcılara bu durumun hatırlatılması için, duruşma alanına
MANGAL getirilir ve kızgın ateşte kor haline getirilmiş bir (K) harfi, Latince
“MÜFTERİ/İFTİRACI” anlamına gelen KALİMNİATOR kelimesinin baş harfiydi. 

Çin malı benzetmesini duyunca bu durum geldi aklıma. Ne
dersiniz, bu çağda olmaz ama, velevki olsaydı. Çin malı savcı, savcılar
olurmuydu. 

Bugün ülkemizde yaptıkları görevin kutsiyetini kavramış,
vicdanını satışa çıkarmamış, kalitesini ispatlamış SAVCI ve HAKİMLERİMİZ her
türlü tartışmanın dışındadır. Adalete gönül vermiş doğru iddianameleriyle ve
kararlarıyla konuşan, kamu vicdanını kanatmayan SAVCI ve YARGIÇLARI Büyük Türk
Milleti adına saygıyla selamlıyorum. 

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/py8v7x1ia84hf312015175456.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/py8v7x1ia84hf312015175456.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/cin-mali-savcilarimiz-da-oldu-sonunda/2309/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Jan 2015 14:02:05 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>KUTSAL İNEKLER</title>
			<description><![CDATA[İneklere dünyanın her tarafında rastlanır. Hindistan’da ise çok fazla inek vardır. Bu ülkede bir ara inek sayısının 400 milyona ]]></description>
		    <news><![CDATA[İneklere dünyanın her tarafında rastlanır. Hindistan’da ise
çok fazla inek vardır. Bu ülkede bir ara inek sayısının 400 milyona
yaklaştığını gazetede okumuştum.

Hindistan’da HİNDU ve İSLAM dinleri yaygın olan iki
inanıştır. Hindu dini ineklerin kesilmesi ve yenmesini yasaklamıştır. Bu
nedenledir ki Hindistan’da et ve süt üretimi çok düşüktür. Hiç kuşkusuz bu
hayvanların büyük çoğunluğu ekonomiye yük olmaktadır. Hindistan’da halkın büyük
çoğunluğunun son derece yalın ve ilkel bir yaşam sürmesinin başlıca nedeni
yoksulluktur. Ortalama insan ömrü 66 yaş civarıdır. 

Hindistan’da ineklerin dokunulmazlığı vardır. Bizdeki
Milletvekilleri gibi. Kutsal sayıldıkları için kesilmiyorlar. Çoğu yaşlanarak
ölüyor. Bu ülkede o kadar çoğalmışlar ki, bizdeki güneydoğu sorunu gibi, sorun
olmuşlar. İneklerin keyiflerine diyecek yok. Büyük kentlerin caddelerinde,
bulvarlarında kimse onları rahatsız etmeden yaşıyorlar. Ne yazık ki diğer ülkelerde
inekler, Hindistan’daki inekler kadar şanslı değiller. Mezbahalarda cellatlar
ellerinde bıçaklarla ineklerin kafalarını koparmak için bekleşiyorlar.
Geçimleri bu yüzden cellatların. 

İnekler, kendilerine yapılan bu iyiliği kendi aralarında her
gün MÖ, MÖ, MÖ, diye böğürerek, kesilmekten kurtardıkları için tanrılara minnet
ve şükran duygularını iletiyorlar. Hindistan’da böğürmek işe yarıyor, başka
ülkelerdeki ineklerde bu şans yok. Kesilmekten kurtulamıyorlar. Adın KADİR
olacağına, Kaderin Kadir olsun diyorlar, Hint inekleri, diğer ülke ineklerine. 

Batı AYDINLANMA ÇAĞINA, doğu toplumlarından önce
girdiğinden, bilim ve teknikte ileri gitmişler, sömürgeler çağını
başlatmışlardır. Doğu toplumları düşünmeyi akıl edene kadar, dünya halklarını
iliklerine kadar soymuşlar, sömürmüşlerdir. Ne zaman ki doğu toplumları
düşünmeyi akıl etmişler, zincirlerini kırarak EMPERYAL devletlere karşı
BAĞIMSIZLIK SAVAŞLARI vermeye başlamışlar, o zaman kurtuluş yolunu
bulmuşlardır. Türk’ün istiklal savaşı mazlum uluslara ışık tutmuştur. Mazlum
uluslar, Atatürk’ü bundan dolayıdır ki çok severler. Bizim yerli malı SAPKINLAR
gibi NANKÖR değillerdir. Hindistan, Pakistan, Afganistan ve daha bir çok ülkede
Halkların ev ve iş yerlerini ATATÜRK resimleri süslemektedir. 

Emperyal İngilizler, Hintlilerin bağımsızlıklarını
kazandıkları 1947 yılına kadar bu ülkenin yer altı, yer üstü zenginliklerini
sömürmüşlerdir. Hintlilerce kutsal sayılan inekleri gemilerine doldurarak,
ülkelerine götürmüşler, halklarının PROTEİN açıklarını bu yolla kapatmışlar.
İngiliz vatandaşları Hintlilerin inekleri ile beslenerek ortalıkta KELELER gibi
dolaşırlarken, Hintliler bir deri bir kemik yaşam mücadelesi vermişlerdir.

Bugün İNGİLTERE 63 milyon nüfusu, 2.9 Trilyon dolar MİLLİ
GELİRİ, kişi başına düşen 46 000 dolar gelirle, dünya uluslar ailesinin 1.
Liginde, Hindistan ise 1 Milyar 200 milyon nüfusu, 1.9 Trilyon dolar milli
geliri ve kişi başına düşen 1580 dolar gelirli yurttaşları ile, uluslar
ailesinin 3. Liginde yer almaktadır. 

İngiliz vatandaşları BESLENİYOR, Hindistan vatandaşları ise
DOYUYOR. Bu tablo, bu realite beslenme ile doyma arasında ki farklılık,
ülkelerin gelişmişlik derecesini de ortaya koyan ölçüt oluyor. 

Günümüz dünyasında da besili emperyal devletler, doyan
ülkelerin halklarını, Hollanda’nın sağmal inekleri gibi sağmaya devam ediyorlar.

Emperyal devletler, geri kalmış ülkelerin halklarını
soymanın yollarını yönetimlerini çok iyi biliyorlar. Bu konuda yetişmiş insan
güçleri var. Geri kalmış ülkelerin halklarının zayıf taraflarını keşfederek, ince
ince, çaktırmadan soyuyorlar. Emellerine ulaşmak için geri kalmış ülkelerde
kendilerine yardımcı olacak, bağımlı iktidarı destekliyorlar, hainler bulup
sırtlarını sıvazlıyorlar. Hainlerin zayıf taraflarını iyi analiz ederek
kullanıyorlar. Egemen oldukları pazarı kaybetmemek için, etnik farklılıkları
kaşıyarak,  din ögesini kullanarak,
halkları uyutmanın, afyonlamanın bin türlü yolunu bularak, geliştirerek
ikballerini sürdürüyorlar. Sırasında barış güvercini gözükerek, vahşi yanlarını
gizleyerek, başarılı da oluyorlar. Halkların refah seviyesini düşürmek için,
mazlum ülkelerin kanlarını içmeyi göze alarak, yollarına çıkan engelleri de
güçlü ordularını devreye sokarak bertaraf ediyorlar.

Diplomaside başarılı olamayacaklarını anlayınca, kaba
kuvvete başvurmaktan çekinmiyorlar. Kan ve göz yaşından besleniyorlar. Acımadan,
rezilce. 

Burada büyük devlet adamı İsmet İNÖNÜ’nün şu sözlerini
hatırlatmakta yarar görüyorum. Ne demişti İsmet İNÖNÜ; “Büyük devletlerin
dostluğuna güvenilmez, Büyük devletler dağdaki ayılar gibidir. Ayı ile yatağa
girilmez, zira ayının gece ne yapacağı belli olmaz.” ANLAYANA, ANLAYANLARA.  ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/ckuhtkm5wuq3127122014165942.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/ckuhtkm5wuq3127122014165942.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/kutsal-inekler/2266/</link>
			<pubDate>Sun, 28 Dec 2014 13:50:37 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>BAŞBUĞ BRENNUS</title>
			<description><![CDATA[Milattan önce 390 yılı. Galyalılar Romay’ı kuşatırlar. 7 aylık bir direnişten sonra, teslim olan Romalılara Galyalı Başbuğ Brennus ]]></description>
		    <news><![CDATA[Milattan önce 390 yılı. Galyalılar Roma'yı kuşatırlar. 7
aylık bir direnişten sonra, teslim olan Romalılara Galyalı Başbuğ Brennus belli
miktarda altın verilirse, kuşatmaya son vereceğini bildirir. Altınlar tartılırken
80 Romalı senatör yapılan hileye karşı çıkarlar. O anda Brennus, ağır kılıcını
çekerek terazinin öbür kefesine atar ve atının üzerinden haykırır. “VAC
VİCTİS” yani “:VAYL YENİKLERE” 

Brennus’un yukarıdaki sözleri daha sonraları güçsüzlerin
alın yazısı için söylene gelmiştir. Ne zamanki kuvvetin hak olmadığı, hukukun
üstünlüğü anlayışı egemen olmuş, işte o zaman Brennuslar kılıçlarını kınlarına
sokmak zorunda kalmışlardır. Hukuk tarihinde bu konuda en güzel örnek, büyük
FREDERİC’le ihtiyar değirmenci olayıdır. SANSUİ sarayının bahçesini genişletmek
için kral, ihtiyar değirmencinin değirmenini satın almak ister. Değirmenci
teklifi red eder. Kral “ZORLA ALIRIM” deyince de; şu anlamlı cevabı verir; “BERLİNDE
YARGIÇLAR VAR” Çünkü yargıçların bulunduğu bir yerde, hukukun egemen olduğu bir
toplumda, kimse kendiliğinden ve zorla hakkını alamaz. Güçlü de, güçsüz de,
Kral da, değirmenci de aynı yasalara tabidir.   Yasalar
önünde eşittirler. EŞİTLİKSE ADALETİN TA KENDİSİDİR.

Ülkemizde yaşananlara baktığımızda, hukukun üstünlüğünden
bahsedebilirmiyiz; Adalet saraylarında adalet dağıtılmadığı yönünde karineler
mevcuttur. ÜSTÜNLERİN HUKUKUNUN sürdüğü görülmektedir. Hukuk kağıt üzerinde
kalmıştır. Halkımız arasına konuşulan “ZENGİN DAĞDAN AŞIRIR, FAKİR DÜZ YOLDA
ŞAŞIRIR” ata sözünde olduğu gibi, bugünde dağdan aşırmaktadır, güçlüler. 

Kaçak yapıldığı dillendirilen, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın,
yıkılması gerektiğinin konuşulduğu günlerde, sayın Cumhurbaşkanı Brennus tavrı
sergilemiş, “SIKIYSA GELSİNLER, YIKSINLAR GÖRELİM BAKALIM” diyebilmiştir. Mahkeme
kararına rağmen.  İşte tam o gün yurttaş olarak beynime şu notu
düştüm. “HUKUK İĞFAL EDİLMİŞTİR, BAKİRELİĞİ BOZULMUŞTUR” Cumhurbaşkanı’nın
sözlerin üzerine. Sayın Cumhurbaşkanı tutum ve sözlerinden şunu çıkarmak pek
ala mümkündür. “Yargıda, yürütmede, yasamada benim;” Bir başka ifade ile, “ADALET
MÜLKÜN TEMELİDİR” gerçeğini, “BEN MÜLKÜN TEMELİYİM” şeklinde çevirerek yeniden
yazmaya yeltenmektedir. Kafa saati orta çağda kalmış insanların ürünüdür, bu
sözler. Böyle bir realite karşısında ülkemizde hukukun üstünlüğünden söz
edilebilir mi; İflah olmaz bir hastalığın belirtisidir bu sözler. Atatürk
Cumhuriyeti’ne yakışmayan, şık olmayan, talihsiz sözler olarak kabul etmek
gerekir. Kendilerine DİKTATÖR denmesi bundandır. Burada “PRİMİTİF MEYDAN OKUMA”
söz konusudur. 

Batı toplumlarında, böyle bir fotoğraf karesine
rastlayamazsınız. Çünkü o toplumlarda Brennuslar kılıçlarını bir daha çekmemek
üzere tarihin çöplüğüne atmışlardır. Daha doğrusu atmak zorunda
BIRAKILMIŞLARDIR yurttaşlarınca. 

Bizim toplumumuzun yarıya yakını kul olmakta adeta direndiklerinden
Brennuslar kılıçlarını kınlarına sokmazlar, efelenmeye devam ederler.
İnsanımızın çoğunluğu, kulluktan, “YURTTAŞ OLMAYA YATAY GEÇİŞ” yaptıklarında
yerli malı Brennuslar kılıçlarını çekme cesaretini kendilerinde bulamazlar.
Herşey insanlarımızın beyninde düğümleniyor. 

BAŞBUĞ BRENNUS’un verdiği pozu, 2404 yıl sonra sayın
Cumhurbaşkanı tekrarlamıştır. Bu fotoğraf karesi, ülkesinin insanlarına kul
gözü ile bakanların vereceği pozdur. Kendisini yurttaş gören insanların
bulunduğu toplumlarda benzer poz göremezsiniz. Rönasans çağını yaşamış
toplumlarda, kullarda rastlanmaz. O toplumlarda, ORTA ÇAĞ çoktan kapandığı için
kulları değil, yurttaşlık bilincine ulaşmış insanlar yaşarlar. Anılan fotoğraf
karesi DOĞU TOPLUMLARINA özgüdür. Fikri hür, vicdanı hür nesillerin yetiştiği
toplumlarda, BRENNUSLARA yer yoktur. Diplomalar inkar etmez. 

Ne dersiniz; Sayın Recep Tayyip Erdoğan; Refah Partisi’nin
İstanbul İl Başkanı olduğu yıllarda, “DEMOKRASİ BİZİM İÇİN AMAÇ DEĞİL, ARAÇTIR.”
Sözlerinin arkasında durmaktadır. kıvırtmamaktadır, bir kısım Oryantel insanlar
gibi. Şimdilerde “DEMOKRASİ TRENİNDEN” inmenin hesabı içinde, kendi mechulune
yürümektedir. Kararlılıkla. Kendisine güç veren yığınların gözünde
popüleritesini artırdığına inanarak, meçhul yolculuğuna devam etmektedir.
İnanmak böyle bir şey olsa gerek. 

“BEN KEFENİMİ GİYDİM, ÖYLE YOLA ÇIKTIM” Sözlerinin arkasında
durarak mangal gibi yüreğinin olduğunu ıspatlarcasına, ağzından çıkan her söz
kendisine gönül verenlerce AYET kabul edildiğinden, seçim zaferlerine adını
yazdırması da bir realitedir. Nitekim bir AKP Milletvekili, Sayın Recep Tayyip
Erdoğan için, “KENDİSİNDE PEYGAMBER EFENDİMİZİN VASIFLARINI GÖRÜR GİBİ”
olduğunu beyan etmiş, bu demeç gazete manşetlerinde yer bulmuştur. 

Bindik Bir Alamete,Gidiyoruz Kıyamete. Toplum olarak layık
olduğumuzu bulacağız. YURTTAŞLAR OLMADIKÇA.. 

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u3d0c35nfd9lj19122014123551.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/u3d0c35nfd9lj19122014123551.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/basbug-brennus/2218/</link>
			<pubDate>Sat, 20 Dec 2014 14:04:50 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>BİREYİN GELİŞMESİNDE TOPLUMUN YERİ</title>
			<description><![CDATA[Toplum, insanların toplamından ibaret bir yığın değildir. Toplum insanların sıkı bir sosyal ilişki ve karşılıklı etki içinde meydana ]]></description>
		    <news><![CDATA[Toplum, insanların toplamından ibaret bir yığın değildir.
Toplum insanların sıkı bir sosyal ilişki ve karşılıklı etki içinde meydana
getirdikleri organik bütündür. İnsan oğlu toplum içinde doğmakta, büyümekte ve
sosyalleşmektedir. 

Her insan, içinde doğup büyüdüğü toplumun ürünüdür.
Bilindiği üzere yeni doğan bebeğin hayvan yavrusundan farkı yoktur. Bebeği
insan yapan, ona insan özelliklerini kazandıran, yani onu sosyalleştiren içinde
yaşadığı toplumdur, yakın ve uzak çevresidir. İnsan toplulukları dışında,
sosyal çevreden uzakta, hayvan toplulukları arasında büyüyen çocukların
hayvanlaştıkları görülmüştür. Hindistan’da görülen “KURT ÇOCUK KAMALA” örneği
kanıt olarak gösterilebilir. 

İnsan oğlu, içinde doğup büyüdüğü, mensubu olduğu toplumun
özelliklerini, niteliklerini alır ve kazanır. O toplumun kültürünü, dilini,
düşüncesini ve değer yargılarını benimser. Örneğin Türk toplumu Türk insanını,
Çin toplumu Çin insanını üretir. Farklı ulusları, devletleri de meydana
getiren, birbirinden farklı ve ayrı toplumların varlığıdır. Toplu halde yaşayan
insanlar arasında kendiliğinden bir “TOPLUMSAL DÜZEN” oluşur. 

Kişiyi insan yapan, ona insan özellikleri kazandıran
toplumdur. Toplum bu görevini eğitim yolu ile yapar. Doğal olarak, bireyi
eğiten ilk ve önemli toplumsal ortam AİLE dir. İkinci önemli toplumsal kurum
olan OKUL’da bireyi sosyalleştirip, onu toplum hayatına hazırlama görevini
üstlenmiştir. Bireyi hazırlayan üçüncü toplumsal kurum, TOPLUMUN GENEL KÜLTÜRÜ,
GENEL YAŞAMA biçimdir. Alfred ADLER, insan sosyal çevrenin ürünüdür demektedir.
Her insan içinde yaşadığı toplumun özellik ve niteliklerine uygun bir biçimde
SOSYALLEŞİR. Fakat bu arada başka toplumların, daha doğrusu bütün insanlığın
etkisi altındadır. 

Psikolog, Sosyolog ve Antropolog’ların çoğunluğu kişinin
gelişmesinde fizyolojik etmenlerin rolünü kabul etmekle beraber, onun
şekillenmesinde sosyal etmenlerin daha önemli rol oynadığı kanısındadırlar.
Bilim insanlarına göre, bir insanın kişiliği, içinde yaşadığı sosyal çevreye
sıkı bir şekilde bağlıdır. Başka bir deyişle kişilik, içinde yaşanılan toplumun
kültürüne göre şekillenir. Bu şekillenmeye SOSYALLEŞME denir. 

Çağımızın ünlü filozofu, bilgi ve düşünürü Bertrand RUSSEL
“İnsanlığın Yarını” adlı kitabında bu konuda şöyle demektedir. İnsan karakter
özelliklerini en az onda dokuzunu çevresinden kazanır, ancak geriye kalan onda
birine de doğumda sahip olur. Çevreden kazanılan kısımlar ise eğitim ile
şekillendirilir görüşünde ısrarlıdır. 

Katılım ve çevrenin, toplumun etkilerinden söz ederken bir
eğitimci ise şöyle demektedir “Bir çocuğun katılımla saptanmış olan GÖZÜNÜN
RENGİNİ sonra dan değiştirmemiz mümkün değildir.”  Ancak bu gözlerin dünyaya “KUŞKU, KAYGI VE
KARAMSARLIK” içinde mi, yoksa “MUTLULUK, HUZUR VE NEŞE” içinde mi bakacağını
sağlamak bizim elimizdedir. 

SONUÇ OLARAK; İnsan, ailesinin, öğrenim gördüğü okulların,
yaşadığı çevrenin üründür, yargısına ulaşırız. Açarsak; Cahil, kaba, nobran
anne ve babanın bulunduğu aile ortamında yetişen bir çocuk, ilerde vali
olduğunda insanlarımıza GAVAT, başbakan olduğunda şehitlere KELLE, ülkemizin
yüzünü yurt dışı temsilciliklerimizde ağartmış diplomatlarımıza MONŞER, bilim
insanlarımıza alaycı bir dille ZEVAT derken LUMPEN ağız kullanmalarının nedeni
yukarıda sıraladığımız ortam nedeniyledir. 
“ARMUT DİBİNE DÜŞER” bu kişiliklerin üzerine cuk diye oturmaktadır. 

Bağrından çıktığı aile ortamı, kişiyi yaşadığı sürece
üzerinden atamadığı gölge gibi takip edecek, kir gibi üzerinde yapışık
kalacaktır. İstisnalar hariç tutulursa. Elbisenin değerine kumaşın kalitesi,
işçilik belirlerken, insanın kalitesi de sosyalleşmesi ile doğru orantılıdır. 

Aile’den, okuldan, çevreden insan çıktığı gibi, hayvan
çıkması da bundandır.  ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v5f2e47phfbnl13122014204254.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/v5f2e47phfbnl13122014204254.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/bireyin-gelismesinde-toplumun-yeri/2188/</link>
			<pubDate>Sat, 13 Dec 2014 20:47:26 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Doğu Türkistan&#39;ın Şeytana Tapan Yezidiler Kadar Değeri Yok!</title>
			<description><![CDATA[Malumunuz, Çin'in uyguladığı zulümden dolayı yaşadıkları Doğu Türkistan'dan ayrılan, önce ]]></description>
		    <news><![CDATA[Malumunuz, Çin'in uyguladığı zulümden dolayı yaşadıkları Doğu Türkistan'dan ayrılan, önce Malezya’ya ardında Türkiye’ye gelmek isteyen çoğunluğu çocuk ve kadın yaklaşık 300 Uygur Türkü’nün yolculukları Tayland’daki bir kampta son bulmuştu. Ellerindeki Türk bayraklarıyla Türkiye'nin kendilerine sahip çıkmasını ve Çin'e geri gönderilmemelerini istemişlerdi. Geri gönderildikleri takdirde Çin yönetimi tarafından kurşuna dizilme tehlikesiyle karşı karşıya olan soydaşlarımıza karşı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, muhatap ülkelerle görüşmelerin sağlanıp anlaşıldığı takdirde, Uygur Türklerinin Türkiye'ye getirilebileceklerini açıklamıştı. Çavuşoğlu'nun ifadeleri üzerine, Çin Dışişleri Bakanlığı'na soruldu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying Reuters'a yaptığı yazılı açılamada, "Türkiye’den konuya müdahil olmayı hemen bırakmasını, söyledikleri sözlere ve yaptıklarına dikkat etmelerini ve de illegal mülteci aktivitelerini destekleyebilecek yanlış sinyaller göndermemelerini istiyoruz.”dendi.Çin Dışişlerinin bu açıklamasından beri, Çin’e iade edilirlerse idam edilecek olan 300 Uygur Türk’ünün Türkiye’ye iade edilmesi konusu bir “belirsizlik” halini aldı! Siyasi iktidarın bu konuda sergilediği “derin sessizliği” neye yormamız gerekiyor? Bu soruyu cevaplamak için geçmişe gidelim:1997 Şubatında Doğu Türkistanlılar Çin sömürge yönetiminin zulmüne karşı ayaklanınca, Çin bu protestoları kanlı bir şekilde bastırmıştı. O dönem Türkiye’de yine bugünlerde olduğu gibi Çin’e karşı tepkiler ve nümayişler yükselmişti. Bundan rahatsız olan Çin, Türkiye’de sürgünde Doğu Türkistan hükümeti kurulacağı duyumlarını da alınca Ankara’yı sert bir şekilde uyarmıştı. Bunun üzerine Başbakan Mesut Yılmaz mülki-idari amirliklere ve emniyet ile MİT’e bir genelge yollamıştı. 1998 yılında 1998/36 numaralı ‘gizli’ kaydıyla yayınlanan genelgeyi Gazeteci Servet Kabaklı deşifre etmişti. Genelgede geçen çarpıcı bölümler ise şunlardı:“BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olan ve 1 milyar nüfusu ve rekor düzeydeki kalkınma hızıyla Türkiye için büyük bir potansiyel pazar teşkil eden ÇHC ile siyasî ve ekonomik ilişkilerimiz son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir. Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nden göç ederek Türkiye’ye yerleşen soydaşlarımızın faaliyetleri, Türkiye ile ÇHC siyasi ilişkilerinde hassas bir noktayı oluşturmaktadır. Doğu Türkistan vakıf ve derneklerinin faaliyetlerinin yasal sınırlar içinde kalması, anılan vakıf ve derneklerce düzenlenecek toplantılara bakanlarımız dâhil kamu görevlilerimizin katılmamaları ve kutlama mesajları göndermemeleri, bu toplantılarda Doğu Türkistan bayrağı ve ÇHC’ni rencide eden pankartlar kullanılmaması, Çin misyonları önünde Çin bayrağının yakılmasının ve Çin’i rencide edici pankartların kullanılmasının engellenmesi önem arz etmektedir…”Çin’i karşılarına almaktan çekinerek tavrını ve tarafını seçen “ANAP-DSP koalisyonundan farklı olarak AKP hükümetleri döneminde de D. Türkistan politikamızda pek bir değişiklik olmadı. İçerisinden hamasi beyanları ve reklam kokan gaz alma ziyaretlerini çıkardığımızda geriye pek bir şey kalmayan D. Türkistan ile alakalı politikalar, mevcut iktidar döneminde de “sessiz” ve “denge”  içerisinde sürdürülmeye devam edildi. Buna gerekçe olarak AKP hükümetleri döneminde de ANAP döneminde olduğu gibi 2003 yılında imzalanan benzer içerikli, “Terörle Mücadele Anlaşması” başlığı altında sekiz maddelik gizli bir genelgenin olduğu, Çin tarafından “terörist” olarak nitelenen Doğu Türkistanlılarla alakalı vatandaşlık kabulleri ve iadelerle alakalı ayrıntılar olduğu iddia edilmektedir.Her Doğu Türkistan orijinli meselede; tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2003’te Pekin’de dillendirdiği “Çin'in toprak bütünlüğü konusunda tereddüdümüz yok, saygımız var. Tek Çin anlayışını destekliyoruz. Terörün dini, milleti, etnik kökeni olmaz. Terörizme karşı ortak mücadele etmeliyiz" beyanı istikametinde sıkça tekrarlanan “resmi” beyanlar ve Çin’in her defasında “Türk hükümeti bir kez daha Çin aleyhtarı faaliyetlere izin vermeyeceğini, Doğu Türkistan Milli Kurultayı'nın topraklarında üslenmesine izin vermeyeceğim teyit etmiştir. Bu çok memnuniyet verici bir husustur" karşı beyanları hala “resmi” ağızlardan düşmüyor!Çin tarafından gelebilecek olumsuz neticelerden kaçınmaya yönelik “stratejik denge” kılıflı ‘kınama’dan dahi çekinilecek tarzda tırsak ve suya sabuna dokunmayan politikalar yukarıdaki iddiayı güçlendiriyor!II. Dünya Savaşı’nın sonlarında Sovyetlerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Azeri soydaşlarımızın, Ankara’dan gelen bir talimatla “Bizi siz kurşuna dizin ama Rus’a teslim etmeyin” feryatlarıyla Rus askerlerine teslim edildiği “Boraltan Faciası”nın ve aynı yılda Romanya’ya iltica etmiş olan 20-30 bin civarındaki Kırım Türkünün Türkiye’ye sığınma talebinin reddedilmesi ihanetlerinin mimarı olan Milli Şef İsmet İnönü “Misak-ı Milli hudutlarının dışında Türk unsuru kabul etmiyoruz” diyerek bu feryatlara kulak tıkamıştı..!Geçmişte bu yürek yakan tabloyu aziz milletimize yaşatanların siyasetlerini ve zihniyetlerini yıllarca eleştiren ve hatta iç politik manevra alanı daralınca sürekli “Milli Şef ‘in CHP’si” döneminden malzeme bulup manevra alanını genişleten AKP iktidarı, maalesef o dönemin benzer tablolarını bu millete yaşatıyor! Hudut kapılarının ardına kadar açıldığı, sorunlarının uluslararası kuruluşların ve 24 saat medyanın gündemine taşındığı ümmetin diğer mazlumlarına gösterilen alaka ve hassasiyetin binde biri, “ümmetin üvey evladı” Doğu Türkistanlılar ile IŞİD ve Barzani zulmü karşısında inim inleyen Türkmenlere gösterilmiyor!1949’da Çin tarafından işgal edilene kadar gök bayraklarının altında 2000 yıldır bir devlete sahip olan ve yöneten Uygur Türklerinin sorununu “etnisite sorunu” olarak yansıtan,  Uygur Türklerinin maruz kaldığı “devlet terörizmi”, “katliam” ve “soykırım” kavramlarını kullanarak emperyalistlerin tezlerini gündeme taşıyan ve emperyalistlerin himmetiyle devlet kurmak adına yapılmadık hainlik bırakmayanlarla kol kola girerek "Çözüm Süreci" yürütüp gelecek tasavvurunda bulunan Siyasi iktidar “imtihanı” kaybetmiştir!250 yıldır sürekli zulüm gören “ümmetin üvey evladı” Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin ve “neredesin gavim gardaş?” nidalarıyla hudutlarımıza dayanan ama kapılardan geri çevrilen Türkmen kardeşlerimizin gözlerine iyi bakın! Zira boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı yargı gününde o bakışların ve kırık kalplerin sahipleriyle yüzleşeceğiz!Umalım da onlar bize karşı bizim kadar insafsız olmasınlar!]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/py8v8x1ia94hf812201410406.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/py8v8x1ia94hf812201410406.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/dogu-turkistan-in-seytana-tapan-yezidiler-kadar-degeri-yok/2152/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Dec 2014 10:40:06 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>MUHABERAT DEVLETİNE GİDERKEN HUBERTLERİ TANIRMISINIZ</title>
			<description><![CDATA[Ülkemizdeki gelişmeler güvenlik zafiyeti ortaya çıkarmış. İktidar sözde gerekçelerini ileri sürerek yeni güvenlik tasarısı hazırlıyor. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Ülkemizdeki gelişmeler güvenlik zafiyeti ortaya çıkarmış.
İktidar sözde gerekçelerini ileri sürerek yeni güvenlik tasarısı hazırlıyor.
Hazırladıkları tasarıyı yasalaştıracaklar. Buna göre güvenlik güçlerini tek
çatı altında toplayıp, başına da MİT müsteşarını getirecekler. MUHABERAT DEVLET’ine
gidişin ayak sesleri bunlar. Kaşında gözün var diyerek, insanlarımızın başına
çorap örecekleri günlerin uzak olmadığının sinyallerini veriyorlar. Gerekçeler
masum gösterilerek. Özgürlüklerin orasından burasından kırpılacağı anlamı
çıkıyor. Özgürlükleri halkımıza çok görmeye başladılar. 

12 Mart 1971 ara rejiminden sonra başbakanlığa getirilen
Nihat ERİM, 1960 anayasası için, LÜKS demişti. O anayasa ki Türk Halkı’nın
gözünü açmıştı. Egemenler, Seçkinler oldum olası Türk Halkına özgürlükleri çok
gördüler. 1960 Anayasası ile yurttaşlığın farkına varmıştık. Halkımızın bir
kısmında yer eden yurttaşlık bilinci, kafa saatleri ortaçağ’da durmuş karanlık
insanları her zaman rahatsız etmiştir. Bugünde rahatsız etmektedir.

“KORKAKLAR HER GÜN, CESUR BİR DEFA ÖLÜR” atasözünü aklınıza
getirerek vatansever, özgürlüklerin kısılmasını istemeyen halkımız, dirilmeli,
direnmelidir. Rahip NİEMÜLLERE hak verdirircesine sıranın sizlere gelmesini mi
bekleyeceksiniz. Susmayın her zeminde sesinizi çıkarın. 

Emperyal devletlerin isteklerine boyun eğen iktidar, çözüm
süreci adı altında ülkemizi bölünmeye, nihai hedef olarak, Kürdistan devletinin
kuruluşuna çanak tutuyor. Emperyal devletlerin, dağdaki ayıdan farkının
olmadığı unutarak, onların değirmenine su taşıyor.  Gel Seni BOP’un eş başkanı yaptık diyerek,
Ortadoğu’nun sınırları üzerinde oynayacaklarını söylüyorlar. Bize de buradan
çıkar vadediyorlar. Aferin budalası olmamalıyız. Sonra bize üçün birini
gösterecekler. Ayıdan post olmadığı gibi, Emperyal Devletten de dost olmaz. ,

Tarih geçmişten ders almaksa eğer. Ortadoğu’nun pastasından
bize bir lokma vermezler. Bu böyle biline. 

Muhaberat Devleti Sözü bile tüylerimizi diken yetti. Zaman
zaman tarihin yapraklarını karıştırmalı diye düşünüyorum.  VİCTOR HÜGO’nun Görülmüş Şeyler Kitabında
yıllar önce okuduğum bir olayı aktarmak istiyorum okuyucularıma. Yıllardan
1853. III. Napolyan hükümeti iktidardadır. Hükümet Cumhuriyetçi politikacı,
yazarlar, aydınlardan korkmaktadır. Sürgün yıllar başlamıştır,  aydınlar için. Victor HÜGO’da sürgündeki
aydınlar arasındadır. Kendileri seçmiştir bu sürgünü. Kimi İngiltere’de, kimi
Belçika’da, kimide Fransa karasularında ki, İngilizlere ait ufak adalarda, 20
yıl sürecek gurbet acısını çekiyorlar. 

Birgün JERSEY Adasına 50 yaşlarında HUBERT adında bir sürgün
daha gelir. Parasız, giyimsiz, perişan; eskiden ilkokul öğretmeniymiş. Birkaç
yıl İngiltere’de Fransız politikacıları arasında yaşamış yoksulluğun, açlığın
en koyusunu çekmiş. Birbirlerine karşıt politikacı topluluklarının arasına
girip çıkmış. 

Jersey’de yaşayan Fransızlar acırlar, korurlar bu adamı,
yatacak yer yiyecek yemek verirler, giydirir kuşatırlar. Ancak bu eski öğretmen
herkesten azılı devrimcidir. Sürgündeki ünlü politakacıları yerip durur,
küçümser. O’na göre LUİS BLANC Cumhuriyete ihanet etmiştir. PYAT da, LEDRI
ROLLİN’de. VİCTOR HÜGO’da aynı yolun yolcusudur. Yine O’na göre NAPOLYON
BONAPART iktidarı çöker çökmez Fransa’da “6 ay sürecek bir kıyıma
girişilmelidir. İmparatorluğun bütün izleri kökünden silinmelidir. ”

Ilımlı kişiler POBES PİERRE’den beter bi adam bu derken,
aşırılar “MARAT’ı bile geride bıraktı.” Derler onun için. En hızlı, en aşırı,
en devrimci odur. Bu eski öğretmen.

 Metresi birgün By
HUBERT’in elinde binlerce frank görür. Paranın birazını ister. Adam para
vermeyince gider öteki sürgünlere anlatır durumu.  Bir kuşkü belirir Hubbert’in kişiliği
üzerinde. Üstelik, bir süre önce sözüm ona Fransa’ya girmiş, dönmüştür. Ama inanmak
zordur HUBBERT’in ajan olduğuna. Yoksulluk, açlık, aşırı devrimci sözler, her
şey onun tam bir yurtsever olduğunun kanıtıdır. Sonunda sürgünler toplanır.
HUBBERT’i sorguya çekerler, bir şey çıkaramazlar. Sonunda bir gün elindeki çantayı
alırlar, içine bakarlar. Hep devrimci broşürler, gazeteler. Ama birde gizli
yeri vardır bu çantanın. Onu açınca HUBBERT’in, Paris’teki polis bakanına yazdığı
mektubu bulurlar.  Ozaman HUBBERT’in
NAPOLYON Hükümetinin özel ajanı olduğu anlaşılır. Gizli bir yerde yapılan
duruşma sonunda, durumunu kendiside açıklar. Fransız sürgünleri öfke içindedir.
İngiliz topraklarında olduklarını unutup bu ajanı öldürmek isterler. 

Yazımın başlığına bakarak bu alıntıyı neden aktardığımı,
okuyucularım kendi aralarında tartışsınlar diye.. 

“ÇALIŞMADAN, YORULMADAN, ÖĞRENMEDEN RAHATA YAŞAMANIN
YOLLARINI ALIŞKANLIK HALİNE GETİRMİŞ MİLLETLER EVVELA HAYSİYETLERİNİ, SONRA
HÜRRİYETLERİNİ VE DAHA SONRA İSTİKLALLERİNİ KAYBETMEYE MAHKUMDUR.  = Sözlerinin sahini ATATÜRK’ü hatırlayarak,
düşünmeliyiz.   ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/08i6h8bskierp5122014115751.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/08i6h8bskierp5122014115751.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/muhaberat-devletine-giderken-hubertleri-tanirmisiniz/2143/</link>
			<pubDate>Fri, 05 Dec 2014 11:57:51 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>HANGİ VESAYET</title>
			<description><![CDATA[Başbakan Davutoğlu, MİT-Öcalan Müzakere Süreci’ni 2015 seçimleri öncesi sandığa yansıyabilecek olumsuz bir sonuç riskine karşı, zorunlu olarak, mevcut bozuk formasyonuyla sürdürmeye karar verdi!]]></description>
		    <news><![CDATA[Başbakan Davutoğlu,
MİT-Öcalan Müzakere Süreci’ni 2015 seçimleri öncesi sandığa yansıyabilecek
olumsuz bir sonuç riskine karşı, zorunlu olarak, mevcut bozuk formasyonuyla
sürdürmeye karar verdi!

Aslında Başbakan Davutoğlu; MİT-Öcalan Müzakere Sürecinin
sürdürülemeyeceğini, PKK’nın sınır dışına çekilmeyeceğini, MİT-Öcalan süreciyle
alınan risklerin taşabileceğini, alan hâkimiyetini sağlayan PKK’nın seçim
öncesi geniş kitlelerin şiddet barındıran eylemlilik hallerini, sert veya
yumuşak fark etmez, nasıl müdahale ederse etsin AKP’nin kaybedeceğini öngörmüş
durumdadır…

Her ne kadar; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çekirdek kadrosu ve
süreci yöneten bürokratik kapasite, MİT-Öcalan Müzakere Çözüm Süreci’nin teknik
alt yapısı düzeltildiğinde meşruiyet sıkıntılarının da hafifleyeceğini iddia
etse de, Yalçın Akdoğan “sorun yok süreç rayına oturmuştur” dese de, MİT-Öcalan Çözüm Sürecinin teknik alt yapısının
düzeltilmesinin mümkün olmadığı, Siyasi iktidarın hâkim olduğu medya üstünden
uygulanan markajın bile bu süreçten kaynaklanabilecek daha hacimli müstakbel
sorunları hafifletmeyeceği ortadadır.

Şu anda tekrar müzakereye oturan Siyasi İktidar ve
Öcalan, artlarına almayı düşündükleri oylarla yeni bir istikamet tayininde
bulunuyorlar: Siyasi iktidar Anayasayı tek başına değiştirecek bir sayısal
üstünlükle 2015 Genel Seçiminden çıkmayı ve “Ak Saray”ı aktif hale getirip
“Başkanlık Sistemi”ne yol verecek; PKK/Öcalan/HDP ise, müzakere sürecinde
kendilerine vaat edilenleri anayasal teminata kavuşturmayı “riske atacak” yol
kazalarından ve profillerini düşürecek krizlerden uzak bir yol haritası
üzerinde çalışıyorlar…
Bu zamana dek MİT-Öcalan Müzakere Süreci’ne atfedilen tüm değerler nasıl
hoyratça tüketildiyse her türlü dış müdahaleye açık hale gelmiş durumda olan bu
gelecek tasavvuru da kolayca tüketilecek gibi gözüküyor!

Meşruiyet ve rıza üretiminin sağlıksızlaştırıldığı, hukuklaşma
ve kurumların etkinliğinin bozulduğu, millet hoyratlığına yaslanıldığı, küresel
siyasi denklemin ülke bütününe müdahaleci eğilimleri ivmelendirildiği bu
süreçte, bu istikamette izlenecek siyaset, ülke kaderini riske edicidir.

Türkiye’nin şiddetli ve
acil olarak; artan riskler ve tehditler karşısındaki durumlara odaklanmış Çözüm
Sürecini yöneten başarısız bürokratik ve retorik ekibinin “zorunlu”
manevralarına değil, egemenlik haklarımızı paylaştırmayacak devir ve temlik
etmeyecek şekilde maksimum vatanperver kurumsal mutabakatlara ve hedeflemelere
ihtiyacı vardır.

Çevre coğrafyamızda artan tehditlerle ve müdahalelerle eşgüdümlü
yürütülen, bu ülkenin Genelkurmay Başkanının dahi detayından habersiz olduğunu
itiraf ettiği bir şeffaflıkta yürütülen, karşılıklı taahhütlerle sağlanan
şiddetsizliğin barış diye lanse edildiği Çözüm Süreci, gelinen aşamada
milletimiz içinde “psikolojik kopuş” ve “sosyal
fragmentasyon/bölünme” ortamının gitgide yayılmasına yol açmaya başladı. Bu
gelişmeler sürece olan direncide arttırdı. Bugün siyasi arenada başta BBP (Büyük Birlik Partisi) ve MHP (Milliyetçi
Hareket Partisi)
olmak üzere, birçok siyasi ve sivil organizasyon siyasi iktidarın her türlü “operasyonel müdahalelerine”
rağmen, Türkiye’nin egemenlik haklarını ve tüm bekâ faktörlerini tehdit eden
Çözüm Süreci’ne direncini arttırırken; alan hâkimiyetinin ve etkinliğinin terör
örgütüne kaptırıldığı ülkenin bir bölümünde görev alan askeri ve sivil
bürokrasinin de dirençleri git gide etkinlik kazanmaktadır.

Ortadoğu ve sınırlarımızda ki güncel işleyişi de göz önünde
bulundurduğumuzda, Çözüm Süreci bu haliyle, iç barışın ve bütünleşmenin değil,
ayrışma ve sert tehditlerin/şantajların manivelası haline gelmiştir!

Hükümetin temel işlevlerinin başında ülke birliğini ve bütünlüğünü
güçlendirmek, aynı zamanda, “doğru-hasbi saiklere dayalı”
barışçıl ve güvenli ortamı tesis edip sürdürmek gelmelidir. Gelinen aşamada
Hükümetin bu çerçevede  MİT-Öcalan
Müzakere Süreci ve diğer yandan elindeki silahı bırakmayacağını “ısrarla”
deklare eden terör örgütünün meşruiyet ve hedeflerini temel işlevi haline
getirdi!

Başbakan Davutoğlu, MİT-Öcalan Çözüm Süreci’nin ağır ve hatalı teknik alt
yapısını düzeltiyoruz kılıfıyla sürece devam etmeyi, kendi bekâ faktörlerini
Türkiye’nin bekâ faktörleri önüne geçirmekten vazgeçmelidir!

Israrla ifade ediyor ve sık tekrarlıyorum, Başbakan
Davutoğlu’nun ve 62.Hükümetinin önünde iki tane “vesayet” konusu var:
1-) “Kat’i vesayet”
diye adlandırdığım bürokratik bir proje olan MİT -Öcalan Müzakere Süreci… “Bu
süreci yürütenler” ve “Öcalan” 62. Hükümet’i siyaseten nazikâne “politik
olarak tutulu” ,açık ifadeyle esir almış olacaktır.
2-) Kamu imkânlarıyla beslenen kirli şebekeleşmelerden tutun
da toplumun bütününe dönük şantaja dönüştürülmüş şiddeti devreye alan ekonomik
eklemli tezgâhlara kadar kirli ve yolsuz ekonomik şebekeler…

Bunların ilki “politik” ikincisi ise “kirli iktisadi vesayettir”.
Kesinlikle “kurumsal
vesayet”
değildir.  Tuncay ÖZFİDAN

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/r1ax903kca6jh1122014162632.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/r1ax903kca6jh1122014162632.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/hangi-vesayet/2105/</link>
			<pubDate>Mon, 01 Dec 2014 16:26:32 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>PİRANALAR</title>
			<description><![CDATA[PİRANA lar Güney Amerika’da Amazon nehrinde yaşayan yırtıcı balıklardır. Kan kokusunu çok uzaktan alırlar. Tıpkı köpek balıkları ]]></description>
		    <news><![CDATA[PİRANA lar Güney Amerika’da Amazon nehrinde yaşayan yırtıcı
balıklardır. Kan kokusunu çok uzaktan alırlar. Tıpkı köpek balıkları gibi. Çeneleri
son derece güçlü bu balıklar nehir içinde yaşayan balık ve her türlü canlıya
saldırıyor, parçalıyor sonra da afiyetle midelerine indiriyorlar. 

Bizdeki iş adamı kılığındaki Piranalar, RANT KOKUSU alan
cinsten. Halkın malı olan YÜKSEK RANT getirecek alanlara BALIKLAMA dalıyorlar.
Piranalar gibi. Bizdeki Piranaların tek farkları var, nehirde değilde, karada
yaşamalarıdır. İş adamı kılığındaki bu Piranaların yanında ve arkalarında
SİYASİ PİRANA ların olduğunu biliyor ve görüyoruz. 

Ortalık Pirana’dan geçilmiyor. MODERN EŞKİYA da diyebiliriz
bunlara. Eskiden eşkiyalar dağlarda yaşarlardı. Öyle bilirdik, öyle
öğrenmiştik. Hırpani kılıkları vardı. Şimdiki eşkiyalar düzlüğe indiler. En
güzel alanlarda yaşıyorlar. Rezidanslarda, villalarda, yalılarda yaşıyorlar. 

Bu arada üreterek , vergisini kuruşuna kadar ödeyen, namuslu
vatanperver iş adamlarımızı tenzih ediyoruz. 

Ülkemizin en güzel yeşil alanları, koruları, ormanları talan
ediliyor. Çoğu birinci derece SİT ALANI olmaktan çıkarılıyor veya sit dereceleri
düşürülerek imara açılıyor. Şu veya bu şekilde kılıfına uydurularak. Talana
karşı çıkan BÜROKRAT lar tehdit ediliyor, tayinleri çıkarılıyor, yerlerine imza
atacak satılmış bürokrat buluyorlar. Büyükşehirler başta İSTANBUL olmak üzere, talana
açılmıştır. Talana dur diyen birinci derece mahkeme kararlarını, hatta DANIŞTAY
kararlarını dinlemiyorlar. Mahkeme kararlarına meydan okuyorlar, efelenerek.
LÜMPENVARİ. Bu güzel vatan topraklarını kanlarını akıtarak bizlere bırakan
atalarımıza, şehitlerimizin ruhlarından MUZZEP (azap duymadan) duymadan,
utanmazcasına. Babalarından kalmış miras mallarına saldırır gibi yağmalıyorlar.
Yağma Hasanın böreğine saldırır gibi. 

PİRANALAR Avrupa’nın en ünlü markalarından giyiniyorlar.
Pahalı kravat iğneleri dekorlarını tamamlıyor. Özel uçakları olanlar İsviçre
Alplerinde Leman gölüne bakan otellerde sabah kahvaltısını yapıyor, daha sonra
İtalya’da Roma, Milano’nun ünlü restoranlarında akşam yemeklerini yiyip, akşama
yatmak üzere ülkemize dönüyorlar. 

Bu MODERN EŞKİYALAR, devlet kurumlarında buldukları
yandaşları besliyorlar. Ahiret korkusu bilmeden, malı götürüyorlarken
etraflarını da yemliyorlar. Rayiç değerlerine göre. Tabutlarına koyup
götüremeyecek kadar servet edindikleri halde doymak bilmiyorlar, piranalar
gibi. Saldırıyor, saldırıyorlar. Namuslu halkımızın bu piranalara “Allah
gözlerini doyursun” demekten başka bir şey gelmiyor elinden. 

Yukarıda örneklerini verdiğimiz Piranalar, yolsuzluk
havuzlarına çil çil yeşil dolar akıtıyorlar şu veya bu şekilde. Yandaş
vakıflara, amaçları yoksullara yardım etmek olan vakıfları da kirlettiler. 

75 Milyon insanın gözünün içine baka baka söz vermişlerdi. “FAKİR
FUKARANIN, GARİP GURABA’nın hakkını yedirtmeceklerdi.” Ne oldu bu ulvi sözlere
sormazlar mı adama. Sergiledikleriniz neyin nesidir. Utanmak diye bir hasletin
varlığından haberdarmısınız. 

Hani “ÖLÜM KULAK ARKASI KADAR YAKINDI” Menemen artığı bir
piranaya göre. Moron zekalılar unuttu. Ama biz aydınlar unutmadık,
unutmayacağız hiçbir zaman. Eskiden gece olsun diye beklerdi. Karanlıkta hırsızlığın
daha kolay olacağını düşünerek. Şimdi gece beklenmiyor. Piranalara, bu saltanatlarının,
kibirlerinin bir gün hesabı önlerine çıkmayacak sanıyorlarsa yanılıyorlar.
Halkımız MİLLİ SEYİRCİ durumundan kurtulup, tiribünlerden sahalara inecektir.
Uzun sürmez bu durum. 

“DEĞİŞİK BİR MİLLETİZ BİZ. İŞLER DÜZGÜNSE ERTESİ GÜNÜ
DÜŞÜNMEYİZ, BİRBİRİMİZİ YERİZ. İŞLER KARIŞTIĞINDA AĞIR AĞIR UYANMAYA BAŞLARIZ.
İYİCE KARIŞINCA DA KENETLENİRİZ, OLMAYACAK İŞLERİ BAŞARIRIZ. KURTULUŞ SAVAŞINDA
OLDUĞU GİBİ”. ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/9irfrhk2trn1y30112014141821.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/9irfrhk2trn1y30112014141821.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/piranalar/2096/</link>
			<pubDate>Mon, 01 Dec 2014 10:36:42 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>                                    24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ</title>
			<description><![CDATA[Uzun yıllar ülkemizin değişik yörelerinde Türk Milli Eğitimine öğretmen, yönetici olarak hizmet etmiş emekli meslektaşınız olarak ]]></description>
		    <news><![CDATA[Uzun yıllar ülkemizin değişik yörelerinde Türk Milli
Eğitimine öğretmen, yönetici olarak hizmet etmiş emekli meslektaşınız olarak
ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜZÜ en içten duygularla kutluyor, genç meslektaşlarıma başarı
dileklerimi sunuyorum. 

DEĞERLİ MESLEKTAŞLARIM; Biz öğretmenler için diyorlar ki, Öğretmen
ulusun kaderini elinde bulunduran, bayrağımızı ayakta tutan, vatan sevgisini
gönüllere yerleştiren meçhul kahramandır. Cumhuriyetin kalbidir, peteğe bal
veren arı, taşa can veren heykeltıraş gibidir. Yerine göre yatağına sığmayan
nehirdir. Hayat yolcularının inip bindikleri bilgili, görgü istasyonudur, konup
katlıkları ahlak ve karakter hanıdır. Manevi bir fabrikadır. En iyi kumaş
dokuyan eldir. Ulu çınarların yetiştiği, en güzel çiçeklerin açtığı münbit topraktır.
İnsan hayatını yönlendiren ilmen, bedenen, fikren gelişmesini sağlayan,
yeniliklerin ve ilerlemenin anahtarıdır. Geceleri aydınlatan dolunay,
gündüzlere hayat veren güneştir.  Zulmü,
cehaleti, karanlıkları boğan aydınlıktır. Söyledikleri ile yaptıkları birbirine
uyan insandır.  Beyni, gözü, gönlü, bir
bütünlük içindedir. Sözüne, sohbetine, fikirlerine ve öğütlerine inanılan
insandır. Tarafsız ve adildir. Cumhuriyetine gururla hizmet eden insandır.
Öğretmen örnek insandır. Öğretmenlik sıradan bir meslek değildir. Her bilen,
her öğrenen öğretemez, anlatamaz. Öğretmenlik bir sanattır. Öğretmenler
öğrencileri için bir anne, babadır. Sevgi ve şefkat pınarıdır. Türkiye
gerçeğini bilen kimsedir. Geliştirdiği meslek formasyonuyla, çağdaş dünyada
olup bitenleri, yorumlayabilen genel kültür sahibi kişidir. 

Biz öğretmenlere bu güzel duygu ve düşünceleri yakıştıran,
annelere, babalara, Anadolu’nun güzel insanlarına faydalı olmak için çırpınan
insandır öğretmen. 

DEĞERLİ ÖĞRETMENLER; Bugün öğretmenler gününün 33. Yılını kutlayacağız.
Eğitim ve öğretim insanla beraber vardı. Ancak onu derleyip toparlayan resmi
kutlama ve anma günümüz 33  yıl önce
başladı. Elbette bu kutsal mesleğin insanları bu günü taçlandıran, eski Milli
Eğitim Bakanlarımızdan Korgeneral Hasan SAĞLAM Paşayı hayırla yadetmek biz
öğretmenler için bir borçtur. Hiç şüphe yok ki öğretmen vefakardır,
kadirşinastır. Öğretmenler Günü iki bakımdan önemlidir. Birincisi, Mustafa
Kemal Atatürk’ün, MİLLET MEKTELERİ BAŞÖĞRETMENLİĞİ’ni kabul buyurdukları 24
Kasım 1928 tarihinin yıldönümü oluşudur. 

İkinci Önemli husus; Menşe (köken) ayrılıklarını ortadan
kaldıran, öğretmenlerin birlik ve beraberliklerini sağlayan 24 Kasımların her
yıl öğretmenler günü olarak kutlanmasının yasallaştırılmasıdır. 

Emekliye ayrılmış biz öğretmenler bugünde gururluyuz,
mutluyuz, Eziklik duymuyoruz. Çünkü bu günlere ulaşmada, her emekli öğretmenin
payı olduğu inancını taşıyoruz. Öğretmen emeklisinin söylediği her söz
tecrübenin ürünü, alınacak bir hisse ve ders vardır. 

DEĞERLİ ÖĞRETMENLER; Anadolu insanı öteden beri öğretmenine
sevgi ve saygı beslemiştir. Öğretmenine güvenmiştir. Öğretmeni yüceltmiştir.
İtibar sıralamasında, her zaman kendisine en başlarda yer bulmuştur. 

Yazdıklarımın burasında, sizlere bir öykü anlatacağım.
Anadolu’nun bir kasabasında, dükkana gelen birisi bir şeyler aldıktan sonra, “YAZ
BEY AMCA, BEN SONRA GELİR PARASINI VERİRİM.” Der ve çeker gider. Dükkan sahibi
de açar veresiye defterinin bir sayfasını, adını sanını bilmediği için, “ÖĞRETMENE
BENZER BİRİYDİ” diye yazar. Olanaları daha sonra dükkana gelen oğluna anlatır.
Oğlu, “Baba Nasıl Tanımadığın Bilmediğin Birine Mal Verirsin” der. Baba, sakin
sakin, “ BİR ŞEY OLMAZ OĞLUM, MERAKLANMA SEN, ÖĞRETMENE BENZER BİRİYDİ. GELİR
BORCUNU VERİR” der. Alış veriş yapanın daha sonra bir öğretmen olduğu
anlaşılır. Öğretmen kısa bir süre sonra gelip borcunu öder. Çocukları Sorarlar,
“BABA ÖĞRETMENE BENZER BİRİSİ NASIL OLUYOR” derler. Adamcağız evlatlarına, “ÖĞRETMEN
DOĞRUDUR, HAKSEVERDİR, ONLARDAN KÖTÜLÜK GELMEZ, ONLAR KİR GÖTÜRMEZ, ONLAR AKAN
SULAR GİBİ TERTEMİZDİR.” Der. Anadolu insanının Türk öğretmeni hakkındaki duygu
ve düşüncelerini anlatan bundan güzel öykü olurmu? 

DEĞERLİ ÖĞRETMENLER; Şimdi de Ulu Önderimiz Atatürk’ün bir
söylevinde ifadesini bulan, “DÜNYANIN HER TARAFINDA ÖĞRETMENLER, TOPLUMLARININ
EN FEDAKAR, EN SAYGIDEĞER UNSURLARIDIR.” Buyruklarını çok güzel teyit eden,
anlatan sizlere sunuyorum. Nu mektup Amerika’nın Florida eyaletinin Valriko
kasabasında bir okulun aile birliğine üye bayan Linde KİSPERT’e aittir. Mektubu
dikkatlerinize sunuyorum. 

ÇOCUĞUMUN ÖĞRETMENİNE MEKTUP

Bu çocuğumun sizin sınıfınızda olacağını öğrendiğim zaman,
sizi önceki öğrencilerinizin anne ve babalarına soruşturdum. İyi bir öğretmen olup
olmadığınızı, sınıfta çocuklarla birlikte olmaktan zevk alıp almadığınızı,
öğrencilerinizi hayal kırıklığına uğratmadan, mücadeleye  davet edip etmediğinizi bilmek istedim.
Sonrada sizin benim çocuğumu önceki öğretmenlerinden soruşturup,
soruşturmadığınızı merak etmeye başladım. Çocuğum “İYİ BİR ÖĞRENCİ MİYDİ”, dürüstmüydü,
onun sınıfta bulunması memnuniyet  vericimiydi.
O hayal hayal kırıklığı mı,  yoksa
mücadele arzusu uyandırıyor muydu. 

Sanırım yapılacak en iyi şey; çocuğumun ve sizin çalışma yöntemlerinizi
ve ortak ilişkilerinizi ve geliştirmenize izin vermektir. Ne siz mükemmelsiniz,
ne de benim çocuğum. Anlıyorum ki, çocuğumun yetişmesinde en büyük sorumluluk
bana aittir. Fakat bunu benimle paylaşıp, paylaşmayacağınızı merak ediyorum.  Siz çocuğumun öğrenme isteğini harekete
geçirme ve zihinsel yeteneklerini en üst düzeyde geliştirmesini teşvik etmede
temel faktörüsünüz. Ayrıca çocuğumun bana, size ve kendisine karşı, bu öğretim yılının
fırsatlarının çoğundan yararlanmak gibi bir sorumluluğu olduğunun da
farkındayım. Çocuğum benim için çok özeldir. “Onun öğretmeni olduğunuz için
sizde çok özelsiniz.” 

Değerli Öğretmenler; Amerikan vatandaşı Linda KİSPERT’in
mektubunda ifadesini bulduğu gibi, sizler çok özel bir mesleğin mensupları
olduğunuzu unutmadan örnek olmaya devam etmelisiniz. Bu duygu ve düşünceler ile
ebediyete intikal etmiş eğitimcileri rahmetle anıyor, bütün meslektaşlarımı
saygıyla selamlıyorum. 

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x6g3f58qigcom24112014131944.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/x6g3f58qigcom24112014131944.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/24-kasim-ogretmenler-gunu/2047/</link>
			<pubDate>Tue, 25 Nov 2014 11:35:54 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>İMPARATORUN PULLARI DÖKÜLÜYOR</title>
			<description><![CDATA[Yazının başlığından futbol severler kimden bahsettiğimi şak diye anladılar bile. Fatih Terim, Türk Futbol’unun yetiştirdiği ]]></description>
		    <news><![CDATA[Yazının başlığından futbol severler kimden bahsettiğimi şak
diye anladılar bile. Fatih Terim, Türk Futbol’unun yetiştirdiği kıymetlerden
biridir. Hiç şüphesiz. Oyunculuğundan sonra, antrenörlük hayatına atılmış
başarılıda olmuş bir futbol adamıdır. Futbol oynadığı yıllarda formasını
giydiği Galatasaray’da şampiyonluklar yaşamış takım kaptanı olarak, şampiyonluk
kupalarını kaldırmıştır. Teknik Direktör olarak ta başarılara imza atmıştır.
Gösterdiği başarıların karşılığını almış, cebini doldurmuş, mağnende tatmin
olmuştur. Spor severler ona İmparator ünvanını layık görmüştür. İtalya’da Milan
gibi bir dünya devini antrene etmiştir. Türk Milli takım teknik direktörlüğü
gibi yüce bir görevi üstlenmiştir. 

Futbol severler olarak ülkemiz futboluna futbolcu, teknik
adam olarak yaptığı hizmetlerden, kazandırdığı başarılardan dolayı saygı
duymaktayız. Aksi nankörlük olur. Futbol oynadığı yıllarda bir LEFTER
KÜÇÜKANDONYANİDİZ, CAN BARTU, METİN OKTAY gibi futbol VİRTİÖZÜ olmasa da. 

Ne var ki son yıllarda İmparatorun pulları dökülüyor. Milli
takımımız skandalların takımı olduğu gibi, çıkardığı başarısız oyunlarla
yerlerde sürünüyor. Futbol aleminde kıymet-i Harbiyesi olmayan ülkelerin milli
takımlarına yenilirken, futbol severler olarak kahroluyoruz, gururumuz
inciniyor. Fatih Terim, ağız burun hareketleri, el kol hareketleri ile ŞOVMEN
görüntüsü sergiliyor, gülünç durumlara düşüyor. Milli takım teknik
direktörlüğünün yüce bir makam olduğunu unutmuşçasına. Milli takım teknik
direktörlüğü kamu görevidir, ciddiyet ister. Lağubaliliği kaldırmaz. Bir
zamanlar rahmetli Turgut Özal, bermuda pantolonla tören kıtasını selamlamış,
çok eleştirilmişti. Kötü örnek olmuştu. Hatırlarsınız. 

Brezilya’ya 4-0 yenildiğimiz maçtan sonra, Brezilya Milli
Takım teknik direktörü DUNGA’nın mütavaziliği gözümden kaçmadı. Başarılar
hazmeden bir teknik adam portresi sergiliyordu. Yunanistan’ı Avrupa şampiyonu
yapan Alman Teknik adam, İspanya’yı Avrupa şampiyonu yapan VİCENTE DEL BOSQUE, son olarak
Almanya’yı dünya şampiyonu yapan JOACHİM LÖW’ün mütevazi halleri gözümün
önünden geçmedi değil. 

Futbol severler olarak, Fatih Terim’e taşıdığı unvan artık
bol gelmeye başladı. Adeta pulları dökülüyor. Performansının düştüğünü ve beyin
olarak küçüldüğünü hissediyoruz. Ayrıca aldığı 300.000 EURO (800.000 TL) maaşı
hak etmediğine inanıyoruz. Aldığı 3000 Tl maaşla canını ortaya koyan
polislerimiz, kentlerin sokaklarında göremediğimi hakim ve savcılarımız
ortalama 6-7 bin TL maaş alırlarken, görev yaptıkları il ve ilçelere 5-10 bin
TL maaş alan Kaymakam ve Valilerimiz varken, Başbakan’ın 30 bin TL,
Cumhurbaşkanı’nın yaklaşık 43 bin TL maaş aldığı ülkemizde Fatih Terim’e ödenen
aylık 800 bin TL maaş neyin nesidir. Kuş mu konduruyor bu zaat, Türk Ulusu’nun
başına. Kamunun parasını fitursuzca savuran TFF’yide bu arada kınıyorum. Türk
Halkı aptal yerine konmak istemiyor. Fatih Terim ve TFF başarızlıkların görerek
istifa etmelidir. Bu Türk Halkının hakkı ve isteğidir. 

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/q0aw9y2jca6ig20112014104132.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/q0aw9y2jca6ig20112014104132.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/imparatorun-pullari-dokuluyor/2028/</link>
			<pubDate>Thu, 20 Nov 2014 10:41:32 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Bedelli Askerliğin Bedelini Kim Ödeyecek !</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[Malumunuz pek çok Avrupa ülkesi, “Soğuk Savaş Dönemi”
sonrası, tehdit algısındaki değişimin de etkisiyle, mevcut ve müstakbel tehdit
değerlendirmeleri ve güvenlik ihtiyaçları kapsamında,  “kendilerine özgü olmak” ilkesinden taviz
vermeden, kendi ülkelerinin şartları içerisinde askere alma sistemlerini
yeniden yapılandırmıştır…

Türkiye’de ise, mevcut zorunlu askerlik uygulamasının
yeniden yapılandırılması konusunda sayısız tespitlerde ve önerilerde
bulunulmasına rağmen, ne tam profesyonel ne de karma bir orduya geçiş konusunda
net ve istikrarlı bir çizgi yakalanamadı. Bunun en önemli sebeplerinin başında;
kimin elinim kimin cebinde olduğunun bilinmediği farklı yönetim problemleri,
kurumsal çatışmalar, iletişimsizliğin ve verimsizliğin artması geliyor. Geçmiş
siyasi iktidarlar gibi mevcut siyasi iktidar da meseleye sadece, zorunlu askerlik
süresi ve askerlik vazifesini çeşitli nedenlerle ve niyetlerle ertelemeyi
başarmış (!) kitlenin para karşılığı ifa etmesiyle ve askerlik süresiyle
sınırlı kalacak düzenlemeleri gündeme taşıtarak bakmıştır! Problemlerin köküne
ve nedenselliğine inerek, yeni ve yerinde çözümler üretememiştir. Sıkıntı ve
kabahat sadece siyasi iktidar kaynaklı değil tabii ki… TSK açısından olaya
baktığımızda, toplumsal kültür ve TSK’nin kurumsal kültürünün statü ayrımı ve
farklı kategoriler yaratma noktasında sergilediği olumsuz eğilimler, askeriye
içerisinde rütbe ve sınıf hiyerarşisi ile özlük hakları temelli çatışmalar
sistemi daha da karmaşık hale getirmiştir.

Tamam, askerlik sistemimiz köhne ve sosyal
yenilenememişliğin sembolü haline gelmiş durumda… Sürekli kaçak üretiyor.
Gelinen aşamada tehditler ve güvenlik problemlerinin seçimi ve
değerlendirilmesi noktasında bu soruna ve belirsizliklere çözüm üretileceği
yerde yaraya tuz biber ekecek istismarlarda ve yöntemlerde ısrar ediliyor!

 Akdeniz’de suların yeniden ısınmaya başladığı, Doğu ve Güney
komşularımızda etnik ve mezhep temelli iç savaşların arttığı, çevremizde
sınırların yeniden çizilmeye başlandığı, ülkelerin parçalanıp içerisinden
birkaç suni devletçiğin yahut özerk yapıların temellerinin atıldığı,  “ülke ne olacak”dan önce, “ben ne olacağım”ın
derdine düşenlerin sayısının hızla arttığı, egemenlik haklarımızın ağır hasara
uğratıldığı, ülkemizin bir bölümünün idari-askeri anlamda ayrılıkçı gruplara
terk edildiği, Çözüm Süreci’nin nimetlerinin sürekli olarak terör örgütü
hanesine işlendiği, hâla “analar ağlamasın” sığlığında kulaç atmaya çalışan
Çözüm Sürecini yöneten siyasi ve bürokratik kapasitenin gelinen aşamada
"lütfen iki yıldır kaybettiğimiz alan hâkimiyetini bize geri verin"
başlığı altında müzakerelere devam kararı aldığı şu günlerde; mevcut zorunlu
askerlik uygulamasının, bu konudaki yapısal sorunların ve “Bedelli Askerlik”
tartışmalarının tekrar gündeme gelmesini manidar bulanlardanım. Hatta ülkenin
içerisine düştüğü mevcut durum ve şartlar açısından bakıldığında, gerek içerik
gerekse kapsamı çerçevesinde “Bedelli askerlik” konusu “dış müdahaleye” açık
hale gelmiştir. Başlı başına bir “Güvenlik Sorunu” dur. Çünkü:

1-) Kabine ve ülke gündemine taşınan bu yeni “Bedelli
Askerlik” meselesinin asıl nedeni ‘etnik bölücülük’tür. Şu anda alan
hâkimiyetinin yitirildiği bölgede KCK, Kürt gençliğinin sayısal bilgisine
bütün/detay şeklinde tam hâkim haldedir. Çözüm Süreci nedeniyle dibe vuran
devlet otoritesi sayısal bilgileri kamuoyu ile paylaşmıyor ama köpeksiz köyde
değneksiz gezen KCK, onbinlerce Kürt gençliğinin TSK’de askerlik yükümlülüğünü
yerine getirmesine karşı engelleyici ve etkin haldedir. Bu çok ciddi bir
sorundur.



2-) 6-11 Ekim ayaklanma ve yağmalama süreci sonrası “kamu
güvenliğini önceleyeceğiz, bir daha böyle bir şey yaparsınız bozuşuruz”
kıvamında bir ciddiyetsizlikle yürütülmeye devam edilen önümüzdeki yeni
müzakere sürecinde “Bedelli askerlik ve hangi yaş aralığına hitap edeceği,
parasal bedel, er ya da geç askerliğini yerine getirmek istemeyen Kürt
gençlerinin toplam bedelli içindeki payı” gibi konuların müzakere masasında
tartışılmaya başlandığına dair haberleri sağır sultan bile işitti! Devlet
kavramını iğdiş eden siyasi ve bürokratik elit şu anda TV’lerde her akşam
gördüğünüz kozmopolit İslamcı ve ayrılıkçı Kürt yazar-yorumcu takımına şimdiden
siparişi verdiler! Önümüzdeki günlerde bu akredite kitle “Kürt sorununda
askerlik yükümlülüğü” konusunun netleştirilmesine yardımcı olacaklar!
MİT-Öcalan Müzakere Süreci’nde bedelli askerlik, Kürt gençlerinin TSK’de
askerlik yükümlülüklerini ifa etmesi/etmemesi, kamuoyuna yansımayan temel
çekişme parametresindendir.

3-) Siyasi iktidarın Bedelli Askerlikle kamuya gelir temini
söylemleri, onca israfın sınırsızca yapıldığı ve her türlü kirli ekonomik
şebekenin dokunulmazlığının sağlandığı bir dönemde “siyasi örtme”den başka bir
şey değildir!

4-) Her seçim öncesinde her türlü gelişmeyi “bana ne faydası
var?” bakış açısıyla karşılamakta oldukça mahir olan siyasi iktidar içerisinde,
yavaş yavaş önce kamuoyu algısı nezdinde daha sonra mevzuat anlamında
“sivilleşme mekaniği” maskesi altında bedelli askerliği kalıcı hale getirmeyi
talep edenlerin sayısı da hayli fazladır. Zaten AKP seçmen tabanının siyasi
hassasiyeti, aynı tabanın sosyo-ekonomik profili, bedelli askerliğe ziyadesiyle
yatkındır.

 Deşifre edilen Oslo tutanaklarına ve İmralı tutanaklarına
bakın; terör örgütü ile müzakere masasına oturan bürokratik ve siyasi kadro,
terör örgütünün silahını bırakıp sınır dışına çıkması ön şartından ve
ısrarından çok “seçim öncesi aman ha ortamı terörize etmeyin; yoksa biz gideriz
başkaları gelir” argümanlarıyla pazarlığa oturuyorlar! 2015 Genel Seçimi’ne çok
az bir süre kaldı… Her seçim öncesi “Siyasi iktidarın boğazını sıktığında
elinden istediğini alabildiğini” defalarca ispat eden terör örgütü, yaklaşan
seçim öncesinde de siyasi iktidarın her türlü meşruiyetin ‘yegâne’ sebebi sayıp
kutsadığı ‘seçim sandığı’ zafiyetini çok iyi değerlendirebilecek yeni
fırsatları eline geçirdi!

Bu fırsatları iyi değerlendiren HDP/KCK/ Öcalan; kendi konum
ve işleyişlerini arttırıp, daha önce defalarca karizmasını çizdiği Çözüm
Sürecini yürüten kadroları bir kez daha bertaraf edebilecek kıvama
getireceğinden kimsenin şüphesi olmasın!

Bakalım, yanına aldığı TSK ile birlikte Çözüm Sürecini
yürüten bürokratik kapasiteyle köşe kapmaca oynayan, mevcut ve müstakbel
risklerin farkında olan ama manevra alanını bir türlü genişletemeyen Sayın
Davutoğlu “Bedelli Askerliğin siyasi ederine” nasıl bir farkındalık
kazandıracak?]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/mv6s5uxf762ec17112014101312.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/mv6s5uxf762ec17112014101312.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/bedelli-askerligin-bedelini-kim-odeyecek/2006/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Nov 2014 10:13:25 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>SÖZDE AYDINLAR</title>
			<description><![CDATA[Bugün baktığımızda, aydın geçinmeye çalışanların gerçekte aydın olmadıklarıdır. Nasıl mı; sizler sanıyormusunuz ki üniversiteler ]]></description>
		    <news><![CDATA[Bugün
baktığımızda, aydın geçinmeye çalışanların gerçekte aydın olmadıklarıdır. Nasıl
mı; sizler sanıyormusunuz ki üniversiteler hem de seçkin üniversiteler bitiren,
kitaplarında raflar dolusu kitap olanların, bu kitapları devirenlerin,
isimlerinin önünde büyük ünvanlar bulunanların, AKİL İNSAN DİYE SEÇİLENLERİN,
aydın olmayı hak ettiklerini. Aydın olmayı hak edenler hariç tutulursa. 

JEAN PAUL
SARTRE’a göre aydın olmak, engel tanımandan, sınır koymadan, koydurtmadan
düşünmektir. Bir ilkeyi benimsemek, eylem ve düşüncesini kaynaştırmaktır.
Tehlike karşısında bile kendine sınır koymadan koydurtmadan düşünene insandır
aydın. Aydın olmak böbürlenme değil, eyleme dönüştüren kişi olmaktır. Ancak o
zaman aydın olmayı hak eder kişi. Aksi halde sözde aydındır. 

ATA
SÖZLERİMİZDE; düşünmek çokça yerilir. “DÜŞÜN DÜŞÜN BERBATTIR İŞİN, ARPACAK
KUMURUSU GİBİ DÜŞÜNÜYOR” gibilerden. Uyuşukla bir tutmuşuz düşünmeyi. Öteden
beri. Düşünen kişi güçsüz, beceriksiz biri bilinmiş. Oysa, SARTRE’nin aydını
arpacık kumrusuna benzemez, kara kara düşüncelere dalıp gitmiyor, uyuşukluk
göstermiyor, pineklemiyor. 

SÖZDE
AYDINLARA GELİRSEK; çok çok gerilere gitmeden mütareke yıllarından, günümüze
yolculuk edersek.. Damat FERİT, ALİ KEMAL, RIZA TEVFİK, REFİK HALİT KARAY,
CENAP ŞEHABETTİN, Son iki sözde ayını lisede okurken edebiyat derslerinden
hatırlarsınız. Ve niceleri…

SÖZDE
OSMANLI AYDINLARINDAN; iki tanesinin söylediklerine, düşüncelerine değineceğim.
Bu sözde aydınlardan Rıza TEVFİK (uzun saçlarından dolayı kendisine filozof
derlerdi) İstanbul Üniversitesinde hocadır, ders vermektedir. Üniversite de bir
ara konferans verirken o kadar ileri gitmiştir ki; gençlerden biri,
tahamülsüzlük gösterip kendisine “SEN TÜRK DEĞİLMİSİN” der. Haykırır. Rıza
TEVFİK öğrencilere hitaben “DEĞİLİM, TÜRK’LÜKTEN ÇOKTAN İSTİFA ETTİM. TÜRK’ÜN
KILICINDAN BERİ ÖVÜNÜLECEK NESİ VAR Kİ? O DA BİTTİ. HALA İSTABUL’DA OTURABİLİYORSANIZ,
BUNU BÜYÜK DEVLETLERİN LÜTFUNA BORÇLUSUNUZ.” Diyordu. Büyük devletlerin islam’a
saygısından borçlusunuz diye bitiriyordu sözlerini. Bizce bu sözler tamda manda
kafalılardan beklenen sözlerdir. Rıza TEVFİK ve bazı Osmanlı aydınları İngiliz
mandası altında yaşamayı isteyenlerdendi. Sormak gerekmez mi, emperyalist
dünyanın büyük devletleri, Osmanlı idaresindeki İstanbul halkı dışında kalan
Müslüman Anadolu halkını yoksulluğuna rağmen, vatanını düşmanına karşı savunan
güzel fedakar Anadolu insanı Müslüman saymıyorlardı anlaşılan. Onun içinmidir
ki Yunan’ı öne sürerek Anadolu işgal ettirmeye kalktılar. Sözde Osmanlı aydını
Rıza TEVFİK, Türk’ün ateşle imtihanını küçümsüyor aklınca. Ata’mızın
gençliğimize hitabesinde ki gaflet, dalalet, hıyanet bu olsa gerek. 

Diğer sözde
Osmanlı aydınımız, Cenab ŞEHABETTİN’e gelince; okurlarımızın bir kısmı lisede
okurken edebiyat  derslerinden tanırlar.
SERVET-İ FÜNUN ekolündendir. Cenab ŞEHABETTİN. Yunan askerinin Bursa’ya girdiği
gün ders esnasında “ÜZÜLMEYİN EFENDİLER, TERSİNE MEMNUN OLUN, ÇÜNKÜ YUNANLILAR
BİZİM LEHİMİZE ÇALIŞIYORLAR, MEMLEKETİ MİLLİYETÇİ DENEN HAYDUTLARDAN-
SERSERİLERDEN TEMİZLİYOR.” “Sevsinler seni” demek geldi içimden burada.  Yazıklar olsun bu ve bunun gibi aydınlara.
SÖZDE AYDINLARA, densizlere. 

Demek ki bu
utanmaz Osmanlı aydınına göre Mustafa Kemal, silah arkadaşları, kahraman
askerlerimiz, Anadolu’nun eli öpülecek fedakar insanları, vatanlarını
savunmaktan başka düşünceleri olmayan, insanımız haydut, serseri oluyor öyle mi
? Bu sözde aydınların önünde eğdikleri Vahdettin, işgalci İngilizlerin İstanbul
halkına yaptığı eziyetleri Meclis-i Mebusan’da dile getiren yurtsever
milletvekiline, İstanbul boğazında ki İngiliz donanmasına bakarak “HAL
DEDİĞİNİZ KOYUN SÜRÜSÜDÜR, ONLARA BİR ÇOBAN LAZIM, O ÇOBANDA BENİM” cevabını
veriyordu. 

Günümüzde
ülkemizde ki durum nedir diye bakacak olursak, bu sözde aydınlarımızdan o kadar
çok ki Kosa ile biçseniz bitiremezsiniz. Son yıllarda ahlaki erozyondan olsa
gerek, sözde aydınlarımızda artış görmekteyiz. Çünkü Türkiye bu yıllarda sözde
aydınların sevdiği ortak noktaları olan münbit vahalarla dolduruldu. Gün
onların. Yağcılar, yalakalar, her alanda boy gösteriyorlar. Akademisyenler
arasında, gazete yazarları arasında, bürokratlar arasında, sanatçılar arasında,
futbol aleminde, iş çevrelerinde, velhasıl hayatın tüm alanlarında bulursunuz
bu sözde aydınlardan. Leş kargaları gibi üşüştüler.  Çöreklendiler ülkemizin üzerine. Aralarında
pasta için kavga ettikleri de oluyor. Devletin çivisini çıkardılar, kurumlar
zaafa uğratıldı. Her türlü çirkinliği sergilemekten çekinmiyorlar. Beyin
yıkıyorlar, halkımızı uyutuyorlar. Çürümeye katkıda bulunuyor sözde aydınlar. 

Siyah, beyaz
oldu günümüzde. Dün yazı diyenler bugün çok rahat tura diyebiliyorlar. Yazık
oluyor ülkemiz insanına. Geçte olsa anlaşılacak, ancak ozaman iş işten geçmiş
olacak. Hertürlü yolsuzluk, hırsızlık mübah görülmeye alıştırıldı. Halkımızın
sorunları o kadar ağırlaştırıldı ki gözleri bir şey görmez oldu. Başrolde sözde
aydınlar var. Her olumsuz şey Türk halkının gözleri önünde oluyor. Afyon yutmuş
gibi halkımız. Olandan bitenden bihaber yaşıyorlar. Halkın gözünü korkuttular.
Bozulmadan düzelmeden anlaşılan. Her karanlık gecenin sabahı vardır diyordu.
Bir ünlü şairimiz. Hep birlikte göreceğiz. ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/iq1n0qsb31w9715112014165210.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/iq1n0qsb31w9715112014165210.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/sozde-aydinlar/2003/</link>
			<pubDate>Sat, 15 Nov 2014 16:52:46 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>AĞAÇ SAVAŞLARI</title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda ağaçlar yüzünden çıkan kavgalara tanık oluyoruz. İnsanlarımız, çevreciler ağacın insanların yaşamındaki önemini ]]></description>
		    <news><![CDATA[ Son
yıllarda ağaçlar yüzünden çıkan kavgalara tanık oluyoruz. İnsanlarımız,
çevreciler ağacın insanların yaşamındaki önemini uygar ülkelerde yaşayan
yurttaşlara göre geçte olsa, anlamaya başladılar. Ağaç kesenlere karşı direniş
gösterirken, bir yandan da hukuk mücadelesi veriyorlar. Mahkemelerimizden güzel
kararlar çıkmakta. İnsanımızı sevindiren yürütmeyi durdurma, iptal kararları
veriyorlar. Aklın yolunun bir olduğu konusunda yargıçlarımız, insanlarımızla
birleşiyorlar. Ülkemizin geleceği adına sevindirici gelişmeler bunlar.

                Ağaç
kavgası ile ilgili kalem oynatmaya başladığımda, aklıma yıllar önce okuduğum
uygar dünyada 145 yıl önce yaşanan bir ağaç kavgasını yazmadan geçemeyeceğim.

                Sevgili
Okurlar; İskandinav ülkelerinden İsveç’in STOCHOLM kentinin bir alanında on
dört ağaç varmış. 1869’dan beri bir alanı süslermiş bu ağaçlar. Zaman değişmiş
beğeniler altüst olmuş, o ağaçlar bazılarının gözüne batmaya başlamış. Modern
bir kentin orta yerinde on dört yaşlı ağaç çirkin bir leke gibi kalmış.
Şehircilik uzmanları ne yapmış etmişler Belediye Meclisinden karar
çıkartmışlar. Ağaçlar  kesilecek,  alan açılacak. Kent halkı binlerce mektup
göndermiş ilgililere, “hayır bu ağaçlar kesilemez, istemiyoruz böyle bir şeyi”
diye dinlememişler, bir gece yarısı işçiler ellerinde testereler ile gelmişler
ağaçları kökünden kesmeye. İşte o zaman kızılca kıyamet kopmuş. Binlerce Stocholmlu
koşmuş ağaçlarını korumaya. Yumruk yumruğa kavgalar olmuş. Halk ağaçlarını
korumuş, kestirmemiş sabaha kadar beklemişler. Daha sonraki günlerde de
ağaçların dallarına hamaklar takarak, uyumuşlar, ayrılmamışlar ağaçların dibinden.


O barışçı, yasalara saygılı, kültürlü İsveçliler nasıl karşı
koyuyorlar, şaşılacak şey. Bütün gürültü 14 yaşlı ağaç için. Uygar insanlar konuşmanın, döğüşmenin, anlaşmanın zamanın yerini biliyorlar. Gereksiz yere
karşı çıkmıyorlar. Çıkınca da sonunda dek savunuyor görünüşü, düşüncesini. Konu
ister yaşlı ağaçlar olsun, ister ulusunu, ister dünyanı ilgilendiren çok önemli
bir sorun olsun.   

Oturup düşünmeli, dersler çıkarmalıyız uygar dünyanın
insanlarından. Bu arada Soma ilçemizin Yırca köylülerini, yurdumuzun diğer
yörelerinde ağaç kavgası veren insanlarımızı, onurlu kavgalarından dolayı
kutluyorum. ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/4cm9lbewomius12112014155422.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/4cm9lbewomius12112014155422.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/agac-savaslari/1981/</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2014 16:54:55 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>“Fetehahe ömer, Harrarahe Selahüddin ve men Leha el&#39;ân?&quot;</title>
			<description><![CDATA[“Onu Ömer fethetti, Selahaddin hürriyetine kavuşturdu, şimdi ona kim sahip çıkacak?”]]></description>
		    <news><![CDATA[“Fetehahe ömer, Harrarahe Selahüddin ve men Leha el'ân?”“Onu Ömer fethetti, Selahaddin hürriyetine kavuşturdu, şimdi
ona kim sahip çıkacak?”

 45 yıldan beri ileri sürülen “İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı
direkt bir saldırıda bulunmaya cesaret edemez; çünkü…” diye başlayan tüm tezler
5 Kasım 2014 tarihinde çöktü! “Mescid-i Aksa’nın direkt saldırıya uğraması
İslam ülkelerinin topyekûn bir cephe almasına ve İsrail’in bölgedeki varlığının
büsbütün tehdit altına girmesine neden olur” düşüncelerinin karşılıksız olduğu
ispatlanmış oldu.

5 Kasım 2014’de, 100 kadar fanatik Yahudinin Mescid-i
Aksa’nın avlusuna girişine izin verilmesi üzerine çıkan tartışma ve protestolar
üzerine yaklaşık 300 İsrail askeri, Efendimiz’in (as) Miraç’a yükselirken
bastığına inanılan Muallâk Taşı’nın üzerinde inşa edilen Kubbetü’s-Sahra ile
Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Haremü’ş-Şerif’e saldırdı. Ne kadar acıdır ki,
İsrail askerlerin bir kısmı Kıble Mescidi'nin içinde mihrab ve minberin yer
aldığı bölgeye postallarıyla girdi. Müslümanların birbirlerini tekbirlerle
kestiği, mezhep çatışmalarının iyice körüklendiği, IŞİD bahanesi ile tüm
Müslüman ülkelerin ABD’ye kuzu kuzu müttefik olmaya ikna edildiği bir dönemde,
İsrail fırsatı ganimet bildi; Mescid-i Aksa'ya açıktan bir saldırı düzenleyip
bundan sonraki düzenleyecekleri saldırıların mini bir tatbikatını yaptı!

İsrail doğası gereği İsrailliğini yapıyor da, şairin “His
yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?Diye haykırdığı Müslüman devletler
ve milletler, ellerinde imkân olupta neleri yapmıyor? İşte cevaplanması gereken
asıl soru ve çözülmesi gereken asıl sorun bu…

 Diğer İslam ülkelerini bir kenara bırakalım, bu soruyu ve
sorunu Türkiye açısından ele alalım. Türkiye en üst perdeden gürlemesine,
bundan dolayı iç politik alanda manevra kabiliyetini arttırmasına rağmen,
“şiddetli kınama” noktasından bir adım öteye geçip İsrail’e karşı somut ve
etkili yaptırımları hayata geçirememesinin nedenleri nedir? Bunun en büyük
nedeni Türkiye’yi yöneten Ak Parti hükümeti ve sahip olduğu bürokratik kapasite
içerisinde İsrail ile ilişkiler konusunda ciddi görüş ayrılıkları olmasıdır.
Çünkü iş, söylenen lafların gereği yapılması aşamasına yani icraata geldiğinde
birden “dengeler” gündeme geliyor ve “Bekâra karı boşamak kolay diyenleri” veya
“diplomasi ile duygusallık arasındaki çizginin muhafazası” ile alakalı
aforizmalar havada uçuşuyor!

Ön planda “Mescid-i Aksa ile Kâbe arasında fark yok, korumak
bizim için ilahi görev” şeklinde hamasi beyanlar veriliyor ama arka planda
yaşanan toplumsal/siyasal kutuplaşmaya paralel olarak artan otoriter eğilimler
ve AB üyelik sürecinden uzaklaşılması sonrasında iktidar üzerinde oluşan
uluslararası baskıyı azaltabilme stratejisini savunuluyor. Siyasi iktidarın
içerisine sürüklendiği bölgesel yalnızlığı biraz olsun giderebilme ve kendisine
yöneltilen siyasal/yönetimsel eleştirileri susturabilme adına ilişkilerin tam
olarak koparılmaması “şiddetle” öneriliyor! Şu sıralar Doğu Akdeniz’den
İsrail’in elde edeceği gaz ve Kuzey Irak petrolünün Avrupa’ya ulaştırılmasında
Türkiye’nin rolü gibi ev ödevleri itina ile çalışılıyor ve Türkiye-ABD-İsrail
bölge politikalarında hassas sinir uçları yeniden onarılıyor!

Şu güncel gerçek de bilinçli olarak gözden kaçırılıyor: BOP
ve Genişletilmiş Kuzey Afrika Projesi mucibince, ABD ile birlikte Suriye iç
savaşına fiili olarak müdahale eden, istihbarat teşkilatı aracılığı ile
müstakbel Kürt Devletinin temellerinin atıldığı Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’a
karşı “eğit-donat projesi” istikametinde Özgür Suriye Ordusunu PYD’nin yanında
konuşlandıran Türkiye, aynı zamanda dolaylı olarak İsrail’inde müttefikidir.

 Hadi bu kesmedi diyelim daha somut bir örnek vereyim:
TUİK’in resmi sayfasına girin, 2014’den geriye doğru, ülkelerle göre yaptığımız
ithalat (ihracat değil) oranlarına bir göz atın! TUİK listesinde yüzlerce
ticari ilişkide bulunduğumuz ülkeler arasında eylül ayına kadar 10 milyar
dolara yakın ithalat yaptığımız 999 kod numaralı “confidential country” (gizli
ülke) kim olabilir? Araştırın, başka bir bilene sorun; bu ithalat rakamının
çoğunluğu “işlenmiş benzin”. Bu gizliliği ham petrol alırken sıkıntı yaşamayan
ama işlenmiş ürün alırken neyi nereden alacağını gizlemek isteyen Tüpraş’ın
“ricası” olarak ya da başka stratejik nedenlerle açıklamak yeterli değil! Bunun
dışında İsrail’den chip gibi elektronik parçalar ve alınan diğer istihbari ve
askeri ürünler liste dışı!

Samimiyetten kastım işte bu!

 Müslüman ülke liderlerinin ve yönetimlerinin her türlü
kutsalımızı çiğneyen İsrail’e karşı “yaptıklarınız sizin yanınıza kâr kalmaz”
nevinden tehditleri ve kınamaları boş şeyler… Bunlara söylenecek tek şey:
Samimi iseniz, “zulmüne devam ettiği sürece” denge bahaneleri üretmeden İsrail
ile tüm alışverişinizi (ticari-askeri-istihbari-askeri) bedelini ödemeyi göze
alıp derhal kesin!

Böylesi hem “samimi” hem “şık” hem “insani” hem de
“İslami”dir…

 Gidip görenlerce rivayet edilir ki; Mescid-i Aksa’nın bir
yerinde, şimdiki hali içine sindiremeyip kahrolan birinin, genel duruma
tercüman olan şu dokunaklı sözü asılıdır: “fetehahe ömer, harrarahe selahüddin
ve men leha el'ân?”

 Yani: “Onu Ömer
fethetti, Selahaddin hürriyetine kavuşturdu, şimdi ona kim sahip çıkacak?”

İşte asıl meselemiz bu!

“Çevresi mübarek kılınan” beldeye sahip çıkmanın ağır
sorumluluğu çerçevesinde değil de, İsrail’i şiddetle kınamanın hatta
küfretmenin dayanılmaz hafifliği ve kolaycılığıyla ele alınan bu kadim
meselemiz, gelinen aşamada başka bir gerçeği de açığa çıkarmıştır: Kutsal
dediğimiz şeyler güçlü olana kutsal sadece! Düşünsenize, bugün Mescid-i Aksa’da
yapılanların aynısı Vatikan'da yapılsaydı, yapanın başına gelecekleri… 

Efendimizin (as) “Bir kötülük gördüğünde elinle düzelt,
elinle düzeltemezsen dilinle düzelt, dilinle düzeltemezsen kalben buğzet; fakat
bu buğz imanın en zayıf noktasıdır" hadis-i şerifi bugün İslam ülkelerinin
ve toplumlarının tamamına yakınının “meselesi” haline geldi! Çünkü
çoğunluğumuz, dünyevi bedel ödemekten çekinerek idealist duruşu değil de,
imanın en zayıf noktasını tercih edip zayıf da olsa bir imana sahip olduğunu
düşünerek vicdanlarımızı rahatlattık!

Müslümanlar "haklı" ya da "doğru" olanı
dillendirmesinin yeterli olacağını düşünerek mangalda kül bırakmıyor lakin
mevcut paradigma da Müslümanların aleyhine işlemeye devam ediyor… Galiba en
kötü günlerimiz değil bu yaşadıklarımız; bunun içindir ki hala üzerimize
örtülmüş ölü toprağını atamıyoruz, Müslümanlar olarak...

 ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t3c0c25med8lj10112014135233.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/t3c0c25med8lj10112014135233.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/fetehahe-omer-harrarahe-selahuddin-ve-men-leha-el-n/1965/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Nov 2014 13:52:33 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title>Atatürk&#39;ü Anarken</title>
			<description><![CDATA[Bugün 10 Kasım, aramızdan ayrılışının 76. Yılında Atamızı birkez daha minnet ve şükran duygularıyla anıyoruz. Bugün ülkemizin ]]></description>
		    <news><![CDATA[Bugün 10 Kasım, aramızdan ayrılışının 76. Yılında Atamızı
birkez daha minnet ve şükran duygularıyla anıyoruz. Bugün ülkemizin içerisinde
bulunduğu durumu göz önüne aldığımızda, Atamıza her zamankinden fazla
ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz. Ne yazıkki,  her fani insan gibi koyduğu ilkelerle,  zora düştüğümüzde yolumuzu aydınlatmaya devam
edecektir. Bugün ülkemiz bunalımlı bir dönemeden geçmektedir. Bize göre bunun
nedenleri onun çizdiği yoldan, ışıklı yolundan ayrılmamızdır. 

O büyük insanın ülkemize yaptığı hizmetleri,
kazandırdıklarını, görmezden gelmeye çalışan, tarih bilincinden uzak, kafasını
ve yüreğini milli bir terbiyeden geçiremeyen, ahlak yoksunu gafiller var. Omlar
geçmişte de varlardı. Bugünküler onların artıklarıdır. Türk halkı bunları
hafızasına kazımıştır. Yerleri onursuzlar mezarlığıdır. 

Atamızı anmamız, anıtlarına çelenk bırakmamız, çeşitli
bahaneler ile engellenmeye çalışılmakta, büstlerine anıtlarına
saldırılmaktadır. Bu neyin nesidir. Sormak hakkımız değimlidir. Bu rezillerin
cesaretlerinin kaynağı Türk halkı tarafından çok iyi bilinmektedir. Bu
utanmazlar güruhu, milli mücadele yıllarında olduğu gibi vakti saati gelince
hesap sorulacağını akıllarından çıkarmasınlar. Bu satırların yazanı ve onun
gibiler, balık zekalılardan değiliz.

Cumhuriyeti kuran ve onun en yakın silah arkadaşlarına,
ayyaş diyecek kadar kendinden geçmek nasıl bir ruh halidir. Ölen insanların
arkasından dil uzatmak, aziz hatıralarına saygısızlık dinimize göre ayıp
sayılan kınanacak davranışlardır. Cumhuriyetin güzelliği sayesinde, kendisini
rüyasında bile göremeyeceği makamlarda bulanlar, kraliyet, emirlik ve şeyhlik
gibi rejimler ile yönetilen ülkelerde kendilerine nerede yer bulabileceklerini
hiç düşünmezler mi? Yatsınlar kalksınlar, Atatürk’e, onun silah arkadaşlarına
şehitlerimize, gazilerimize ve Cumhuriyetin kurulmasında emeği geçen Anadolu insanına
dua etsinler. 

Bu gafil ve sapkınlıklara onun sözleri ile cevap verelim. “Türkiye
Cumhuriyeti,  ilelebet payidar
kalacaktır.” Türk ulusu medeniyet kervanından ayrılmayacak, bindiği medeniyet
treninde son istasyon olan kıyamete kadar yoluna devam edecektir. Bu böyle
biline..

Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti Müslüman aleminin
yıldızı olarak parlamaya devam edecek, pırlanta olarak kalacaktır. Bizleri
ümmet olma yerine yurttaş olma bilincini kazandırdığı için ona ne kadar
teşekkür etsek azdır. 

Milyonlarca şehidimizin kanlarıyla sulanmış son vatanımızda,
“vatan pahasına siyaset yapmaya çalışanlar” var. Bu utanmazlara Ulu Önderimizin
şu güzel sözlerini hatırlatalım. “SÖZ KONUSU VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR.!”  Atamızın Türk halkına gönülden silmeye,
gücünüz yetmez, yetmeyecektir. 

Belalı bir coğrafyada yer almaktayız. Aklımızı başımıza
toplamaz, onun fikirleri etrafında toplanmaz, kenetlenmez isek, iş işten
geçmeden, yarın çok geç olabilir. Ben Türk halkının sezgisine güveniyorum.  Milli mücadelede ne yaptıysa, yine gereğini
yapacaktır. 

Emperyalistlere karşı ulusuna kurtuluş savaşını kazandıran,
mazlum uluslara kurtuluşun reçetesini veren Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün
resimleri Hindistan, Pakistan, Afganistan, Tunus, Çin ve bir çok ülkede
duvarları süslemekte.. Ölümünün 25.  Yılında
anısına UNESKO’nun girişimiyle 125 ülkede anılan, etkinlikler düzenlenen,
bayrakları yarıya indirilen bir başka ülke lideri tanıyormusunuz? 

Bizler duymadık, tanımadık.! Son olarak vefalı Türk Halkı
adına diyoruz ki, “O Türk ulusuna Tanrı’nın bir lütfudur.” Atatürk’ü sevmek
saymak 3. Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ın ifadesi ile İBADETTİR. Ruhun Şad
olsun. AZİZ ATAM.  

  ]]></news>
		    <image>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/y8h5h7arjieqo9112014161540.jpg</image>
		    <thumb>https://www.akhisargozde.com/images/haberler/resim/th/y8h5h7arjieqo9112014161540.jpg</thumb>
			<link>https://www.akhisargozde.com/ataturk-u-anarken/1962/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Nov 2014 11:30:32 +0200</pubDate>
			</item></channel>
</rss>