Psikolojiye giriş derslerinin klasiklerindendir meşhur fil hikayesi. Yavru bir fili, kalın bir zincirle ağaca bağlarlar. Yavru fil günlerce kurtulmak için çabalar, asılır, zorlar… Ama gücü yetmez. Sonunda bir gün, beyni hayati bir karar verir: "Ne yaparsam yapayım, sonuç değişmeyecek." Ve denemeyi bırakır.
Yıllar geçer; o fil devasa, tonlarca ağırlıkta bir yetişkin olur. Artık o zinciri koparabilecek güce fazlasıyla sahiptir. Ama koparmaz. Hatta denemez bile. Çünkü o, yetersizliği değil; çaresizliği öğrenmiştir. Bilimsel literatürde Martin Seligman’ın deneyleriyle kanıtladığı bu duruma öğrenilmiş çaresizlik diyoruz.
Son zamanlarda çevreme, yaşıtlarıma, danışanlarıma ve aslında Türkiye'nin genel ruh hâline baktığımda aklıma hep bu fil geliyor. "Ne yaparsam yapayım ekonomi düzelmeyecek", "Ne kadar çalışırsam çalışayım torpilim yoksa olmayacak..." Haklılık payı olan gerçekçi tespitler mi? Evet. Ancak psikolojik açıdan burada çok tehlikeli bir mekanizma devreye giriyor: genelleme.
Beynimiz hayatta kalma odaklı çalışan bir organdır ve enerji tasarrufu yapmak ister. Eğer birkaç denemede başarısız olduysa veya çevresinde sürekli başarısızlık görüyorsa, acıdan kaçınmak için şalterleri indirir. Bize der ki: "Boşuna enerji harcama, köşene çekil ve bekle."
İşte tam bu noktada, psikolojide denetim odağı dediğimiz kavram hayati önem taşır. İnsanlar bu konuda ikiye ayrılır: Denetim odağı dışsal olanlar ve içsel olanlar. Şu an Türkiye'de toplumsal olarak dışsal denetim odağına kaymış durumdayız. Yani hayatımızın iplerinin tamamen dış güçlerde (ekonomi, siyaset, şans, kader) olduğuna inanıyoruz. Kontrolün bizde olmadığına inandığımızda ise beynimiz depresif bir döngüye giriyor ve bizi eylemsizliğe hapsediyor.
Öğrenilmiş çaresizlik aslında bir bilişsel çarpıtmadır. Olayın kendisiyle kişinin kapasitesini birbirine karıştırmasıdır. Gençlerimizin, insanlarımızın şu an yaşadığı şey tam olarak yetersizlik değil; maruz kaldıkları şartlar karşısında geliştirdikleri işlevsiz bir adaptasyondur.
Peki, zinciri nasıl fark ederiz? Psikolojik sağlamlılık, zinciri yok saymak değil; zincire rağmen hareket alanı yaratabilmektir. Seligman, çaresizliğin öğrenildiği gibi, iyimserliğin de öğrenilebileceğini söyler. Buradaki iyimserlik, "Her şey harika olacak" diyen bir Polyannacılık değildir. Buradaki iyimserlik; "Şartlar zor olsa bile, benim davranışlarımın hala bir sonucu olabilir" inancını geri kazanmaktır. Buna psikolojide eylemlilik hali denir.
Beynin bu oyununu bozmanın tek yolu, ona aksini kanıtlamaktır. Küçük, çok küçük zaferler kazanmakla başlar her şey. Odayı toplamak gibi, yarım kalan bir kitabı bitirmek gibi, kontrol edebildiğimiz o mikro iktidar alanlarına sahip çıkmak gibi… Büyük resmi değiştirecek gücümüzün olmadığını düşündüğümüzde, kendi hayatımızın tuvalini boyamayı da bırakıyoruz. Oysa o filin zinciri artık ağaçta değil; zihnimizdeki nöronal bağlantılardadır.
Unutmayın; beyin hayatta kalmaya programlıdır ama insan yaşamaya muhtaçtır. Hayatta kalmak için o ağacın dibinde beklemek güvenli görünebilir. Ama yaşamak, o görünmez zincire rağmen bir adım atmayı gerektirir. Bugün atacağınız en ufak adım, sadece yerinizi değiştirmez; beyninize "Ben buradayım ve yapabilirim" mesajını iletir. Ve inanın, çaresizlik öğrenilen bir alışkanlıksa, umut da kazanılan bir kas hafızasıdır.
Şimdi o zinciri zihninizde tartma vakti: Sizi tutan gerçekten şartlar mı, yoksa denemekten vazgeçmiş olmanız mı?
Uzman Klinik Psikolog İdil Çıtak


YORUMLAR